21 Eylül 2011 Çarşamba

Kürt Meselesinde Neye Niyet Neye Kısmet





Şiddet ve savaş sarmalının içine her geçen gün daha çok yuvarlandığımız şu günlerde, Başbakan Tunus'a gider ayak bir kez daha gürledi: "Bölücü terör örgütü ve siyasi uzantıları geçmişte olduğu gibi bizden iyi niyet ve anlayış beklemesinler...Habur tarzı anlayış beklememek lazım artık." Son günlerde Erdoğan ve AKP sözcülerinden sıkça duyduğumuz sözlerin tekrarı, devletin Kürt meselesinde "yeni" bir stratejiye geçtiğinin beyanı. Yeni strateji Kandil'e kara harekatıyla PKK'yı yoketmek, sınırlı anayasal düzenlemelerle Kürtleri BDP'nin parçası olduğu Kürt siyasi hareketinden koparmak. Bu stratejinin tartışmasını bir başka yazıya bırakıp, "iyi niyet" söylemini biraz irdelemek istiyorum.


Hükümetin iddiasına göre geçtiğimiz dönemde hem PKK'ya hem de onun siyasi uzantısı olarak kastedilen BDP'ye iyi niyet gösterildi ama hükümetin bu himmetinin değeri bilinmedi. Demokratik açılım, Habur geçişi, Öcalanla yürütülen müzakereler söz konusu iyi niyetin somut ifadeleri. Peki öncelikle olgusal düzeyde iyi niyet ne kadar hakiki? Ortada diyelim ki PKK'ya ve onun siyasi uzantılarına karşı bir iyi niyet var, 3000 sivil Kürt'ün PKK'nın şehir yapılanması gerekçesiyle gözaltına alınmasını nasıl yorumlayacağız? Bu tutuklular arasında BDP'nin orta ve üst düzey yöneticilerinin, belediye başkanlarının, 5 milletvekilinin olmasına ne diyeceğiz? YSK'nın Hatip Dicle ve 5 milletvekiliyle ilgili kararlarını nereye koyacağız? Geçtiğimiz dönemde DTP'nin kapatılmasına nasıl bakacağız? Parlamentoda grubu olan bir partiyle Başbakan'ın muhattap olmamasını ne yapacağız? Bu resim Başbakanın iyi niyetli yaklaşım diye nitelediği dönemde yasal bir parti olan BDP'nin örgütüne resmen darbe vurulduğunu gösteriyor. Hani Deniz Feneri davasının gidişatını izlemiyor olsak hükümetin değil yargının suçu diyeceğiz, ama artık onu demenin de mümkünatı kalmadı.

Peki Habur geçişini ve Öcalanla müzakereleri bir iyi niyet göstergesi olarak yorumlayabilir miyiz? Söz konusu olan iyi niyetten ziyade son 30 yıldır yürütülen PKK'nn ve Kürt siyasi hareketinin askeri imhası stratejisinin iflasının kabülünden başka bir şey değildi. Bunu kabul etmemek için Türkiye çok diretti. Müzakereler bir iyi niyet değil, mecburiyetti. Bu bakımdan son derece de doğruydu. Çekinilmesi gereken Öcalan veya başka biriyle müzakere yapmak değil, müzakere yaptığın sırada halkın milliyetçi duygularına kabartmak uğruna müzakere yaptığın adamın idamını isteme hamasetini yapmaktır. Utanılması gereken PKK ve lideriyle müzakere yaparken, sivil ve yasal siyasi aktör olan BDP'yi itibarsızlaştırmak, kriminalize etmek ve devre dışı bırakmaktır.  Hükümet askeri araçlarla akan kanı durduramadığı için müzakere yolunu seçti. Yani müzakerenin gerekçesi bitmeyen savaştı. Bu yüzden, kan akmaya devam ediyor, dolayısıyla savaşa devam etmeliyiz söylemi kuru bir hamasetten başka bir şey değil. Zaten ortada savaş hali olmasa PKK'nın silahsızlanmasına dair bir müzakere de olmaz.

Maalesef şu ana kadar sadece AKP değil, Türklerin büyük çoğunluğunu temsil etme iddasında olan çoğu siyasi parti, söz konusu hamaseti beslemekten vazgeçmedi. Çözüm için adımların atıldığı günlerde dahi Türk kamuoyuna 30 yıldır verilen propaganda sürdürüldü. Bu propagandanın kısa meali 30 yıldır sürmekte olan savaşın tek müsebbibinin PKK ve onun siyasi uzantıları olduğunun tekrar tekrar söylenmesidir. Bu söylemi kırmaksızın herhangi bir müzakerenin başarılı olması mümkün değil. AKP gerek seçimi dönemi gerekse rutin süreçlerde bu söylemi yeniden üretmekten vazgeçmedi. Bugün bir kez daha yapılan budur ve gelecekte yapılacak olan müzakerelerin de ayağına dolanacaktır. Karşı tarafın şeytan olduğunu her ilan edişiniz gelecekteki her bir müzakereyi Türk kamuoyunun gözünde bir ruhunu satma edimine dönüştürecektir.

Son olarak, Erdoğan'ın iyi niyet söylemi, AKP'nin zihniyet yapısının temel unsurunu dışa vuruyor: toplumsal ve siyasal ilişkilerde eşitlik presibinden nasibini almamak. Karşı tarafın Kürt, İşçi, Alevi olması farketmeksizin, AKP'nin bu kesimlerle kurduğu bütün ilişkiler mevcut hiyerarşik düzenin yeniden üretiminden ibaret. Yapılacak herhangi bir değişiklik ilişkinin hiyerarşik yapısını bozmuyor. AKP'nin zihniyet dünyasında eşitliğe yer yok! Gelinebilecek en ileri nokta iyilik dağıtan bir baba. Bu yüzden kendisinden olmayan toplumsal kesimlerin özerk örgütlenmesine de tahammülü yok. Çünkü eşitliğin birincil yapısal koşulu iktidardan bağımsız, kuvvetli, özerk örgütlenmelerdir. KCK davasının nedenini de burada arayabiliriz: Türkiye'deki toplumsal sınıf ve kesimler arasında işverenler dışındaki tek kuvvetli ve her daim mobilize olabilen kesim olan Kürtler'in siyasi örgütlenmelerini zayıflatmak ve çökertmek. Toplumsal ve siyasal alanın her noktasını denetleme arzusu, barışı tesis etme niyetinden önce geliyor. 30 yıllık savaş göstermiştir ki barışın yolu eşitliğin tesisinden geçmekte. 









20 Eylül 2011 Salı

Hrant Unutmayacağız, Devlet Affetmeyeceğiz

Pazartesi günü Hrant Dink'in duruşması öncesi Hrant'ın Arkadaşları'nın düzenlediği eylem için Beşiktaş Adliye'deydim. 20. duruşma! Benim katıldığım 6. duruşma...Ve hepimizin gözünün içine bakarak dalga geçen devlet! Hrant'ı tehdit eden Vali Muammer Güler'i milletvekili yapan hükümet! Maalesef o kadar slogana, yürüyüşe ve Bandista'nın şarkılarına rağmen yılgınlık hissi gittikçe artıyor. Tepkiyi büyütmek, yaygınlaştırmak gerek ama nasıl?

Henüz okumamış olanlar için, Hrant'ın Arkadaşları'nın mektubu:


"Sayın Başbakan,
Arkadaşımız Hrant Dink'i öldürdüler.
Beşinci yılına yaklaşan adalet arayışımız kadük kalmıştır.
Dilekçe verdiğimiz topyekün devlet, kendini katile yakın gördü.
Zaten; katil, polis, bayrak ve muzaffer gülümseme kahramanlık posterinde poz vermişti.
Bir türlü ilamını malum edemediğiniz o kalabalık güruh, elbirliği ile kıstırmışlar, hain pusuda kurşun sıkmışlar, kaçmışlar, saklanmışlardı. 
Şikâyetçiyiz.
"Adalet, namus sözümdür" diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, Hrant Dink'i işaret parmağıyla gösterip "Bunu" diyen yardımcınızı "Meclis Başkanı", resmi makamda adamları resmen, "Yakarız canını bak" diyen valinizi vekil, emanet edilen canı kollamayan Emniyet Müdürünüzü vali, 17 yaşındaki O.S.'yi kocaman Ogün Samast ettiniz.
Kan adaletle susar, şikâyetçiyiz.
İsim verdik soruşturun diye, İçişleri Bakanı'nız, "Olmaz onlar bizim çocuklar" dedi.
Dışişleri Bakanınız AİHM savunmasında bu toprakların yiğit evladına Nazi dedi.
Çevik kuvvetleriniz Rakel Dink önlerinden geçerken katillere yazılan methiye türkülerini mırıldanarak Beşiktaş Adliyesi'nde koro yapıverdiler.
Katillerimizi adalet evine getiren jandarma, cezaevi aracına "Ya sev ya terk et" diye yapıştırma asmıştı.
Sayın Başbakan,
Nedir daha derine inmeyi engelleyen o "Büyük kasabanın sırrı?"
Azınlıklardan gasp edilenin birazını geri vermeniz sebebiyle seslendirdiğiniz nutukta, "Bu ülkede hiç kimse ruh tedirginliğiyle yaşamayacak artık" diyordunuz Hrant'ın veda mektubuna atfen...
İnanın, tedirginliğimiz her zamankinden büyüktür.
Sayın Başbakan,
Mala gelenin telafisi bulunur.
Cana gelene de davranınız.
Anadolu toprağından Hrant Dink'in payına bir metrekare toprak düştü.
O da mezarıdır!
Kamera denilen vaka nüvis silinmiş, bize kalan 19 Ocak 2007 tarihli seyirliğinde 5 kişi saydık, Hrant'a pusu kuranlardan...
Kim bunlar Sayın Başbakan?
Görüneni, görünmeyeni, katillerimizi istiyoruz, adalet olsun, hak hâkim olsun diye.
Bizim hakkımız bizde saklı duruyor, helalleşmekten başka çarenin kalmadığı savaş yorgunu memleketimizde...
Suallerimiz cevapsız!
Adalet nöbetçisi "Hepimiz Hrant'ız" diyen yüz binlerin eli hâlâ vicdanında...
Cevaplarımızı almadan susmayacağız.
Sormaya devam edeceğiz.
Hrant için, adalet için!"