22 Ocak 2012 Pazar

5 yıl oldu!

Hrant Dink katledileli 5 yıl oldu...5 yıl önce buz gibi bir Chicago sabahında, internetten almıştım haberini. Tek başınaydım, öfkemi ve üzüntümü nasıl ifade edeceğimi bilememiştim. Gerçek anlamda tanık olduğum ilk aydın cinayetiydi. Uğur Mumcu ile Ahmet Taner Kışlalı'yı da hatırlıyordum ama bilincimde iz bırakacak, ruhumda isyan birikterecek kadar idrak edememiştim. Hrant öldüğünde ise 22 yaşındaydım. Gözlerimizin içine baka baka öldürmüşlerdi. Fikirlerini söyleyen, kimliğinin ve bu toprakların geçmişiyle hesaplaşmasının, bu halkın kendisiyle hesaplaşmasının mücadelesini açıkça verdiği, samimi ve hakiki söylemiyle insanlara ulaşabildiği için öldürmüşlerdi onu.

Cenazesinde onu tanıyan tanımayan 100 bin insanın yürümesi umut vermişti. Bu sefer dava farklı olabilir, adalet yerini bulabilirdi. İstanbul'da olduğum vakitlerde benim de katıldığım her dava öncesindeki yürüyüşlerle, konuşmalarla, sloganlarla davanın seyrini etkileyebileceğimizi, daha önceki yüzlercesinin askine bu sefer katillerden, onları kollayan şebekelerden, en büyük şebeke olan devletten hesap sorabileceğimizi düşünmüştük. Biliyorduk, mahkeme salonlarının hakimin vicdanıyla baş başa kaldığı yer değil, iktidar mücadelesinin alanı olduğunu. Beklentimiz hakimin vicdanlı çıkması değil kamuoyunun baskısı altında adil olmaya mecbur kalmasıydı. Fakat bitmek bilmeyen duruşmaların seyrinden nasıl biteceğinin de farkındaydık, yürüyüşlerde moralleri yüksek tutmaya çalışsak da, her basın açıklamasına artarak sinen yılgınlığı hissediyorduk. Nitekim 5 yılın sonunda, evinde poşu var diye örgüt suçundan tutuklanılan bir ülkede Hrant Dink'in katilleri örgüt suçundan beraat etti, sadece örgüt suçuyla suçlananlar serbest bırakıldı. Yılgınlık, umutsuzluk, sinizm bir kez daha kapıdaydı. 19 Ocak günü on binler bir keza yürümüş olsa da, bu davanın peşini bırakmayacağını haykırsa da, müktedirler zamanın kendi lehlerine işlediğinin bilincinde.

 Bunun bilinciyle, Başbakan Erdoğan katilin en yüksek ceza olan müebbet hapis cezasını aldığını, ama yine de temyiz sürecine güvenilmesi gerektiğini pişkince söylebiliyor, son 5 yıldır bu davanın olumlu yönde seyri için kılını kıpırdatmamışken. Bu kadar pişkince konuşabiliyor çünkü 5 yıl sonra toplumsal hafızada bugünlerin izinin kalmayacağını düşünüyor. Maraş'ın, Sivas'ın, Dersim'in, 77 Mayıs'ının hesabından toplumun geneli için ne kalmıştı da, milliyetçi vasatımızda küfür niyetine kullanılan Ermeni'nin katlinden geriye bir şey kalsın. Önemli olan bugün fazlaca görünür olan adaletsizliği ve onun getirdiği öfkeyi yatıştırmak, vicdan sahibi seçmen kitlesinin bir an için bu hükümetin adilliğinden şüpheye düşmesini engellemek.

Fakat bu dava bitmedi. Henüz unutulmadı. Ve unutulması kader değil. Bu adaletsizlik bu topraklara da yazılı değil. Değil ama son 5 yıldan bizim de des çıkartmamız lazım. Bu derslerin en önde geleni mevcut hükümetin adaletin yerini bulması için kendiliğinden bir çaba da bulunmayacağı gerçeğidir. Bu cinayet bu hükümete rağmen olmamıştır. Hükümet cinayetin arkasındaki şebekenin ve ilişkiler ağının çıkarılması için herhangi bir adım atmamıştır. Kendisine bağlı bürokrasiyi çalıştırmamış, Hrant'ı iki MİT görevlisiyle tehdit eden İstanbul valisini milletvekili yaparak koruması altına almış, İstanbul emniyet müdürü Cerrah'ı terfi ettirmiştir. Bu davada kilit isimlerden biri olduğu düşünülen dönemin Trabzon Eminyet Müdürü Ramazan Akyürek, istihbarat daire başkanlığına terfi etmiştir. 2009'da başka daireye kaydırılsa da kendisiyle ilgili soruşturma açılmasına izin verilmemiştir. Akyürek'in Ergenekon davasındaki önemli rolü gözönünde bulundurulduğunda hükümetin hangi tür ilişki ağları içersinde bu davaya dair tutumunu belirlediğini anlayabiliriz.

Bunlar epeydir yazılıyor çiziliyor, bunları yazan iki gazeteci, Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklu yargılanıyor. Fakat buna rağmen, maalesef liberal cenahtaki yazarlar hala daha adını koyamıyor. Durumu açıklamak için kullanılan AKP'nin devletle ittifak yaptığı, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmak için halkına sırtını döndüğü', hatta hatta Mahcupyan'ın durumunda AKP'nin toy olduğu için etrafındakiler tarafından kandırıldığı gibi çocukça, siyasi analizden bir nebze nasibini almamış açıklamalara pabuç bırakmamak gerekiyor. Maalesef Dink'in avukatı Fethiye Çetin bile hala daha AKP'nin devletle ittifak yaptığını söylüyor. Bu analizlerin temelinde AKP'nin özünde halkın partisi olduğu, son günlede yaşadığı yabancılaşmayı atlatıp, tekrardan gerçek kimliğine dönebileceği beklentisi var. Liberal aydın'ın rolü AKP'ye doğru yolu göstermek.  Başbakan Erdoğan tam da bu nabıza şerbeti veriyor 'bu dava ankara'nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak' derken. O Ankara, hala daha onun Ankara'sı değilmiş gibi.

Bu dava ve diğer davlardaki tüm adaletsizlikler AKP'nin devlet denen o mistik varlıkla ittifakının değil bizzat hegemonik bir siyasi hareket olarak AKP'nin ve onun uzantılarının devlet olma sürecinin parçalarıdır. Teorik çerçevesi devlet-toplum ayrımına dayanan liberal analiz bu noktada bocalıyor. Bu bocalama akademik bir bocalama değil zira, son derece önemli ideolojik etkileri olan bir bocalama. 10 yıldır devletin başında olan AKP, orduyla başarılı hesaplaşmasından sonra bile bu analizler sayesinde devlet tarafından işlenen suçlardan muaf olabiliyor.

Dink davası bitmedi. On binlerin yürümesi bu davanın temyiz sürecinde devam edeceğinin kanıtı. Fakat eğer bu dava ve diğer davalar güç mücadelesinin alanıysa, yapılması gereken AKP'nin demokratik vicdanına seslenen yazılar yazmak, onu dolaylı ifadelerle eleştirmek değil doğrudan, amasız, devletin bugün yaptığı her şeyden onun sorumlu olduğunu ifşa ederek, AKP'nin neden bu davanın istenilen doğrultuda sonuçlanması için bir şey yapmadığının öncelikle hem maddi (hangi çıkar ilişkileri çerçevesinde gerekli adımlar atılmıyor) hem ideolojik (Bir Ermeni'nin katli AKP'nin parçası olduğu zihniyet dünyasında ne ifade ediyor) analizlerinin yapılmasıdır. AKP'nin Dink davasındaki bugüne kadar sürdürdüğü devlet görevlilerini koruma ve kollama duruşunun siyasi götürüsünü arttırmak gerekiyor.

Siyasi iktidarların demokratik özü olmaz, iktidarlar demokratik pratiklerde bulunmaya zorlanırlar. Dink davası bugün bu yüzden iki öneme birden sahip. Hrant Dink'in katlinin hesabını sorma sürecinde bir yandan toplumun iliklerine işlemiş Ermeni düşmanlığıyla hesaplaşılır, yüzleşilirken diğer yandan da toplumsal mücadele yoluyla adaleti hayata geçirmeye çalışıyoruz. O adaletin, iktidarlar, kurumsal düzenlemlerle değil ancak bizim biifiil kollektif mücadelmizle geleceğinin bilincinde olarak.

10 Ocak 2012 Salı

Şaşkınlara dair bir not

Medya'da bitmek bilmeyen bir şaşkınlık hali, özellikle iktidara destek veren farklı kesimlerden liberal yazarlar arasında. Garip zamanlar diyorlar, bir yandan Evren ve Başbuğ yargının önüne çıkıyor, diğer yandan Uludere'de katliam oluyor, gazeticler içeri alınıyor, alınmayanların işine son veriliyor, bu nasıl iş anlamak mümkün değil diyorlar. Görünürdeki tezatlığa herkes pek bir şaşırıyor. Saflar mı, saf numarası mı yapıyorlar? Bir kısmı saf, bir kısmı numaracı. Oysa ortada bir tezatlık yok. İçinde bulunduğumuz durum Türkiye'nin demokratikleşme gündemin tamamen iktidarın kontrolünde olduğunun ifadesi. Başka hiçbir aktörün süreç üzerinde sözü olmadığının resmi. Birgün darbeciler yargılanabiliyor, ertesi gün Kürtler bombalanıyor, öbür gün gazeteciler içeri alınıyor. İktidar isterse bir alandaki değişiklikleri öbürüne yamalıyor. İktidarın istediği kadar demokratileşiyoruz, istediği kadar otoriterleşiyoruz. Sivil-asker ilişkilerinin demokratikleşmesi tehlike arz etmiyor aksine iktidarın elini kuvvetlendiriyor, o alanda demokratikleşiyoruz. Kürtler kollektif aktör olarak iktidarı tehdit ediyor, o alanda otoriterleşiyoruz. Tüm bu sürecin gösterdiği tek şey Türkiye'de iktidar partisi dışında süreci etkileyen başka bir aktörün kalmadığıdır. Kalanın da canına nasıl okunduğu aşikar. Kafa karıştıracak bir durum yok. Kafası karışanlar, ordu dışında iktidar odağı bilmediklerinden, bütün iktidar analizleri devlet vs toplum ikiliğinden ibaret kaldığı için, toplumun, devletin, siyasal toplumun içindeki iktidar ayrışmalarını hesaba katmadıkları, kendi kafalarındaki basit şablonla analiz yapmaya çalıştıkları için şaşırıyorlar. Yok AKPyi sistem devşirmişmişö AKP devlete benzemiş, Erdoğan cumhurbaşkanı olmak için halkına sırtını dönmüş devletle anlaşmış. Sanki devlet dediğin sabit bir varlıkmış gibi, sanki farklı toplumsal güçler kendilerini devlet yapamazlarmış gibi.

Bütün bir sürecin tek bir partinin elinde olduğu, onun güdümünde askerle hesaplaşılıp, onun sus dediği yerde durup, dur dediği yerde pısarak demokratikleşme olmayacağını, demokratileşmenin demosun yani halkın siyaset yapmasından geçtiğini söylemedikçe, Erdoğan'ı birgün alkışlayıp ertesi gün eleştiririm diyip sistematik eleştiriden ideolojik diye kaçtıkça çok afallarsınız.

Bir fenomenin gerçekleşmesi için gerekli ve yeterli şartlar vardır, gerekli olanın gerçekleşmesi o fenomenin gerçekleşmesi için yeterli şartların oluştuğu anlamına gelmez. Sivil-asker ilişkilerinin demokratikleşmesi bir rejimin demokratikleşmesi için gereklidir ama yeterli değildir. Bu şart gerçekleşse de rejim otoriter olmaya devam edebilir. Bunda şaşıracak ne var?

Üzülecek çok şey var ama. Bügün Türkiye'nin geçmişini bugününü ve geleceğini karartmış orduyla hesaplaşırken bile sevinemez olduk. Çünkü siyaset her türlü evrensel boyutunu kaybetmiş, partküleristik çıkarların etrafında kapışmaya dönüşmüş durumda. Siyaset bilimcilerin çoğu için bunun ötesinde bir demokratik siyaset yok, benim için ise evrenselliğin olmadığı bir demokrasi yok. Türkiye'de olmadığı gibi. 

5 Ocak 2012 Perşembe

CAN KORKUSU, OLAĞANÜSTÜ HAL REJİMİ: DEPREM SONRASI KENTSEL POLİTİKA


Not: İMECE Toplumun Şehircilik Hareketi'nden arkadaşlarla kaleme aldığımız yazı. 

Korkuyoruz. Öfkeliyiz. Tehlikenin yaklaştığını görüyoruz, etkilerini bilfiil tecrübe ediyoruz. İhmalkârlığa isyan ediyor, suçluların cezalandırılmasını istiyoruz. En önemlisi bir daha olmasın istiyoruz. Bir daha olmaması için gerekli adımların hemen şimdi, hızla atılmasını istiyoruz. 23 Ekim'den daha kötüsünü yaşar mıyız diye kendimize soruyoruz. Ya bizim başımıza da gelirse, ya ailemize, yakınlarımıza da bir şey olursa diye endişeleniyoruz. Çözümü tam olarak bilmiyoruz, ama yetkililerin hemen hareket geçmesi gerektiğinden eminiz.
11 Eylül terör saldırılarının ardından ABD’de, Mart 2010'daki büyük depremin Fukuşima Nükleer Santrali’nde yol açtığı sızıntının ardından Japonya’da, 1999 Gölcük Depremi’nin ardından Türkiye’de, farklı zamanlarda farklı nedenlerle insanlar bu hisleri yaşadı. Erciş Depremi’nin ardından bir kez daha yaşıyoruz, muhtemel Marmara Depremi’nin de korkusuyla. Korku, endişe, aciziyet ve aciliyet hislerinin toplumsal psikolojiye egemen olduğu bu durumları, devletler genellikle “olağanüstü hal durumları” olarak nitelendirir. Doğal afetler, terör saldırıları ya da salgın hastalıklar bu tür durumlara yol açabilir. Kimi zaman ortada “olağanüstü hal” diye nitelenecek bir durum bulunmasa bile, devlet-medya işbirliğiyle, pire deve yapılarak, aynı toplumsal hissiyat belli uygulamaları meşrulaştırmak, politikalara toplumsal destek devşirmek için imal edilebilir.
Felaketten İktidar Yaratmak
İmal edilmiş veya kendiliğinden gerçekleşmiş olsun, bu hissiyatın hâkim olduğu anlarda, siyasal iktidarlar siyasal ve toplumsal hayatın bir parçası veya tamamı üzerinde denetim kurma, daha fazla yetkiyi merkezileştirme, varolan kurumsal ve toplumsal denetim mekanizmalarını zayıflatma, eleştirel sesleri bastırma, toplumsal gündemi tek elden yönlendirme imkânına kavuşurlar. Can korkusundan doğan aciliyet ve acizlik hissi, toplumsal aktörlerin iradelerini iktidar odaklarına bilinçli veya bilinçsiz tamamen devretmesine neden olabilir. Bu da “olağanüstü hal durumundan” “olağanüstü hal rejimine” geçişe tekabül eder. İktidar bizi canımızı kurtarmakla bütüncül bir yaşam arasında tercihe zorlar. Şartların “neyi gerektirdiğini” bize dikte eder. İşte Van-Erciş’te depremin ardından şimdi de kentsel politika alanında tam da bu yaşanmak üzere.
2004 yılından itibaren, yani son depremden çok önce, kentsel politika süreçleri olağanüstü hal rejimine doğru bazen büyük, bazen daha ufak adımlarla ilerliyordu. Bu sürece her daim eşlik eden, meşruiyet kazandıran muhtemel Marmara Depremiydi. İktidar, TOKİ’nin elindeki denetimden azade yetkileri, 500 yıllık mahallelerin sorgusuz sualsiz yıkımını, çevre planlarının tek adamlık şovlarla ihlal edilmesini, son olarak kanun hükmünde kararnamelerle yaratılan ve geniş yetkileriyle yerel yönetimleri ve siyaseti ilga eden Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı hep deprem gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalıştı. Depremin yetmediği durumlarda terör, kanunsuz yapılaşma, fuhuş, uyuşturucu gibi destekleyici, başka “felaket” söylemleri devreye sokuldu. Mevcut yerel yönetim süreçleri yetersizdi, ağırdı, bürokratikti, mahkemeler idareyi iş yapamaz hale getiriyordu, hızlı olmak, iş bitirmek gerekiyordu. E meclis çoğunluğu, milli irade de hazır vardı, ne bekleniyordu?
Devlettir, Ne Yapsa Yeridir
Evet sorulabilir, aslında ihtiyaç duyduğumuz tam da bu aciliyet hissi değil mi? 1999 depreminden beri geçen 12 yıllık (9'unda AKP iktidardaydı) zaman zarfında aldığımız bir arpa boyu yol, yereliyle merkezîsiyle idarenin gevşek ve ciddiyetsiz davrandığının göstergesi değil mi? İdarenin hem de oy kaybını göze alarak kararlılıkla ve ciddiyetle bu işe girişmesinde şikayet edecek ne var?
Bu son derece meşru soruları şöyle cevaplayabiliriz. Öncelikle iktidar son 9 sene zarfında elinde topladığı muazzam yetkilere rağmen neden gerekli önlemleri almakta yol kat etmedi? Neden örneğin kamu hastanelerinin bir tekinde bile iyileştirme yapılmadı? Neden örneğin tek katlı gecekondularla dolu olan Ayazma Mahallesi yıkılıp yerine sadece rant değil mekanın tarihsizleştirme projesi de olan Ağaoğlu konutları inşa edildi de, yasal ama çok daha riskli bölgelere yönelik iyileştirme, sağlıklaştırma projeleri yapılmadı? Neden İstanbul’daki her boş arazi bütüncül planlamayla çelişen büyük rant projeleriyle dolduruldu? Mevcut yetkilerle dönüştürülen İstanbul’un hangi sorunları çözdüğü, hangi kesimlere fayda sağladığı sorgulanmadan, yeni yetki devrine olur vermek, idareyi denetlemeye yönelik bu tür soruları bile soramayacağımız merkezileşme ve otoriterleşme sürecine açık çek yazmaktır. Egemen, her zaman egemenliğinin mutlak olmamasından şikayet eder. Bu akıl yürütmenin mantıki sonucu ise totalitarizmdir. Öncelikle bu yüzden gidişat tehlikelidir.
İkincisi, olağanüstü hal durumlarının yarattığı güvensizlik ve aciliyet halinde iktidar mutlak bilginin sahibi, doğrunun yegâne hâkimi olarak kendini sunar. Onun uzmanlığına, teknik kapasitesinin kollarına kendimizi bırakmak, rahat bir nefes almak isteriz. Ama bu merkezileşmenin yarattığı boşlukta ve o boşluğu dolduran Türk sağ geleneğinin en kadim unsurlarından olan hızlı icraat fetişizminde vahim hatalara, hesapsız kitapsız işlere, karanlık ilişkilere alan açılır, acele işe şeytan karışır. İktidar, denetlenemezliğinin kibriyle, deprem sonrası Van artık dünyanın en güvenli yeri diyerek insanları hasarlı evlerine geri gönderebilir, gitmeyenleri cehaletle suçlayabilir. Akabinde yaşanan ölümler sorulunca, gülerek geçiştirir. İçine girdiğimiz “kentsel olağanüstü hal rejiminde” bunun daha vahim örneklerini yaşamamız kuvvetle muhtemel gözüküyor. Örneğin bu vesileyle herkesin denetimsizlikten dem vurduğu bugünlerde TOKİ konutlarının teknik denetiminin TOKİ’nin kendisi tarafından yapıldığını hatırlatalım.
Üçüncüsü böylesine yetki yoğunlaşması iktidara kendi gündemini dayatma imkanını verir. Gerekçe depreme yönelik önlemlerdir ama bu amaç kendini bambaşka amaçlarla teyellenmiş bulur. Nihayetinde “devlet” toplumsal güç odaklarından bağımsız, nötr bir varlık değildir, sınıfsal ve diğer toplumsal eşitsizlikler tarafından biçimlenir. Özellikle neoliberal dönemde piyasa kurucu ve genişletici işlevi en önceliklidir. Bu yüzden depreme yönelik muhtemel önlemler arasından emlak piyasasının, büyük müteahhitlerin çıkarlarıyla örtüşenleri seçer. Can korkusunu inşaat sermayesi lehine fırsata çevirir. Olağanüstü hal rejimleri, iktidar üzerindeki toplumsal baskıyı azaltırken, devlet-sermaye, parti-müteahhit ilişkilerine daha geniş alan açar. Vatandaş olarak, halk olarak, eleştiri getiremez, hayatlarımız üzerinde belirleyiciliğimizi kaybederiz. Sesimiz kısılır, kurucu irademiz kırılır.
Dermanı Kendinde Aramak: Kolektif Eylemlilik
Son olarak böyle zamanlarda iktidarlar korkuyu, endişeyi toplumun öteki olarak bildiklerine yöneltir. Kentsel politikada bu ötekinin adı 90’lardan itibaren varoş diye damgalanan gecekondu mahallesi sakinleridir, her ne kadar nicelik açısından azınlık olmasalar da orta sınıf ideolojisinin egemen olduğu kamusal söylemde onlar ötekidir. O yüzden hiçbir teknik-sosyolojik rapora dahi ihtiyaç duyulmadan deprem önlemlerine oralardan başlamak gerekir. Evini korumak isteyen, mahallesinde kalmak isteyenler tüm sorunların müsebbibidir.
Yine de eklemek lazım; olağanüstü hal durumlarında iktidar yoğunlaşması son derece muhtemel olsa da kaçınılmaz değil. Durumun yarattığı silkinme hali, rutinin kırılışına, aksi yönden bir toparlanmaya, iradenin sergilenmesine fırsat verebilir. Van depremi sadece canımızı kurtaracağımız değil, bütüncül varlıklar olarak kendimizi geliştireceğimiz, eşitlikçi, dayanışmacı ve anlamlı toplumsal ilişkiler kuracağımız, hayatlarımız üzerinde söz sahibi olacağımız kentsel-toplumsal bir düzen ihtiyacını ortaya çıkarırken önceki ve mevcut iktidarların, bu düzenin kurulmasına olanak vermediğini gösterdi. Bundan sonrasının farklı olacağına, kazanılmış hakların gasp edilmeyeceğine dair hiçbir emare yok. Bu yüzden önümüzde, kentsel mekan üzerinde söz sahibi olma, kentlerimiz yeniden kurulurken onları bizim istediğimiz değerler, amaçlar ve ilişkiler etrafında örme fırsatı ve sorumluluğu duruyor. Can derdinde, iktidarın gündemine yedeklenmek değil, bütüncül bir yaşamın peşinde kolektif eylemlilik vakti çoktan geldi.

CHP'nin Değişimi-2: İronik ama gerçek, Liberal Parti olabilir


CHP Türkiye Sol’u nu toparlayacak parti olamaz belki ama iyi bir liberal parti olabilir. CHP’nin otoriterliğinden liberal dönüşüme (birçokları için kabul edilemez) sıçramayı nasıl yaptığımı gerekçelendireyim. 

Siyasal liberalizmin iktidarın seçimlerle belirlendiği demokratik rejimlerdeki kaygılarının başında çoğunluğun tiranlığı gelir (tyranny of the majority), yani azınlığın çoğunluk tarafından baskı altına alındığı bir sistem. Sınıfsal olarak bu azınlık geçmişte mülk sahipleri olsa da, aynı azınlık kültürel, dinsel, etnik biçimler de alabilir. Siyasal liberalizm, halka ve halk egemenliğine güvenmez; halkın maharetli demogoglar tarafından kolayca kandırılabileceğini, eğitimsizliği yüzünden doğru karar alamayacağını, aklı yerine duygularıyla hareket edeceğini, tüm bu yönleriyle özgürlük ve akılcı idare için engel teşkil edeceğini düşünür. Toplumsal hareketlere güvenmez, kurumsal siyaseti savunur. Bu yüzden özünde elitistir. Fakat bu elitizmini otoriter müdahaleler yoluyla değil, demokratik bir düzende kurumsal düzenlemeler yoluyla ifade eder. Çoğunluğun oylarını almış bir yürütmeye karşı kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, hak ve özgürlüklere anayasal güvence, bağımsız basın, akılcı ve şeffaf sivil toplum örgütleri gibi kurumsal düzenlemeleri ön plana çıkarır. Bu kurumsal düzenlemelerle iktidarı sınırlamaya çalışır. Bu düzenlemeleri istiyor olmak kişiyi elitist yapmaz ama  elitist kaygılar, bireyi bu düzenlemeleri savunmaya itebilir.

 CHP’nin seçmen kitlesinde çoğunluğa karşı benzer kaygıların hatta korkunun tarihsel ve güncel olarak varolduğunu rahatça söyleyebiliriz. Yine CHP’nin Alevi tabanında Sunni çoğunluk karşısında benzer kaygının olduğunu ileri sürebiliriz. İçeriği sosyo-ekonomik olmaktan ziyade kültürel, Batılı seküler hayat tarzına müdahele korkusu. Bugün özellikle genç kuşaklar arasında internet ve ifade özgürlüğüne müdahele; yargının Kemalizmin kalesi olmaktan çıktıktan sonra adil yargılanmama korkusu gibi yeni kaygıları da içeriyor. Cumhuriyetin kuruluş döneminde, cumhuriyet elitleri bu kaygılara yol açan toplumsal durumu otoriter modernleşme yoluyla aşabileceğini düşündü. Üniversitelerde yakın zamana kadar süren türban yasağı bu anlayışın kalıntılarından. Demokrasiye geçildikten sonra askeri darbelere bazen zımnen bazen açıktan verilen destek, askeriyenin 90larda olduğu gibi subap işlevi görmesini isteyen anlayış, anayasa mahkemesinin parti kapatmalarına tutulan alkış, benzer kaygıların otoriter siyasetle ifade edilmesidir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki ofansif, sonraki dönemlerindeki defansif otoriteryanizmdir.

AKP iktidarıyla birlikte bu yolun sonuna gelinmiştir. Bu stratejinin ana aktörü olan ordu siyaseten yenilmiş görünüyor, diğer aktörleri ise fethedilmiş durumda. Bir zamanın vesayet kurumları eski sahiplerini de artık hedef alıyor. Geriye liberal demokrasilerin liberal ayağını oluşturan kurumsal düzenlemelerin mücadelesini vermek dışında pek yol kalmadı. CHP tabanının aynı kaygıları pek değişmeden bu sefer liberal bir mecraya akıtılabilir. Kılıçdaroğlu CHPsi yer yer bunu yapmaya çalışıyor. Ama çok pragmatistçe çok opportunistçe, çoğu zaman samimiyetten uzak olarak.

Bireysel özgürlükler, iktidarın şeffaflaşması, hesapverilebilirliği, hukukun üstünlüğü gibi temalarla oluşturulacak siyasal-liberal gündem belli bir derece tutarlılık ister. Bunun önünde bir tarihsel bir de güncel engel var. Tarihsel olan CHP’nin kendi otoriter geçmişi. Hadi diyelim bununla açıkça hesaplaşılmadı, geçmişte kaldı o günler diyip pragmatikçe üstü kapatıldı. Güncel olarak ise en büyük engel Kürt meselesine karşı hem partinin hem seçmen kitlesinin duruşu. Kemalizmin ikinci kurucu ayağı milliyetçilik. Kürtlerin hak taleplerine karşısındaki milliyetçilikle hesaplaşmadan tutarlı bir liberal gündem mümkün değil. Liberalizm, Kürtler’in her talebini kabul etmeyi gerektirmez ama örneğin KCK tutuklamaları karşısında kuvvetli bir tepkiyi zorunlu kılar, Uluderedeki katliam sonrasında iktidarı sertçe kınamayı gerektirir. Bu yüzden CHP’nin liberal partiye dönüşmesi kendi geleneğinin belli unsurlarının yeniden yorumlanması diğerlerinden ise kopmayı gerektiriyor.

 Böylesine bir dönüşüm CHP’yi birinci parti yapar mı? Yapmaz ama Türkiye siyasal sisteminde bugün AKP’de vücut bulan sağ-otoriter populizm karşısında kuvvetli bir muhalefet partisi ya da yeri geldiğinde iktidar ortağı yapabilir. Biraz acı olacak ama bundan iyisi Şam’da kayısı. 

CHP'nin Değişimi-1: Sol'un Merkez Partisi Olamaz


Not: Elime yapışmıştı, Arjantin'e geldim demedim, toparlayıp yayımlıyorum. Uzun olduğu için ikiye böldüm.

CHP değişebilir mi? Değişirse neye benzer? Dersim meselesi bizi dönüp dolaşıp bu sorulara getirdi. Bu mevzuyu tartışırken biraz garip hissettiğimi itiraf edeyim. CHP’li değilim, CHP istediği kadar değişsin, dönüşsün benim politik fikirlerimin sözcülüğünü yapacak bir parti olamayacağını düşünüyorum ama yine de bu mesele üzerine kafa patlatıyorum. Bu bilinç dışı CHPlilikten değil CHP’nin tarihsel ve güncel ağırlığından kaynaklanıyor. CHP’nin ne olduğu Türkiye siyasetinin ne olacağıyla ilintili.

Uzun uzadıya irdelemek yerine bu konuda henüz yeterince geliştirmediğim bir fikri paylaşayım. CHP’nin Türkiye Sol’unun merkez partisi olabileceğini düşünmüyorum fakat CHP’nin kendi tarihine rağmen bugünkü tabanın hem sınıfsal kompozisyonu hem de ortaklaştığı kaygılar dolayısıyla iyi bir liberal parti olabileceğini düşünüyorum. Önce neden sol-merkez olamayacağını kısaca anlatayım sonra liberal aydınlar için bir oxymoron olan CHP-liberalizm ilişkisini nasıl kurduğumu gerekçelendireyim.

CHP’nin dönüşümüne dair tartışmaların içeriği bana Marx’ın 18 Brumaire’deki ünlü tespitini hatırlatıyor, Marx diyor ki ‘ Yeniyi yapmak için yola çıkanlar genellikle eskinin yöntemleri ve korkularıyla hareket ederler. Geçmişin hayaletleri bugünün kahramanları olarak önümüze çıkar. Ölüler yaşayanları yönetir’. CHP’de dönüşümünden bahsederken söz konusu eskinin 70li yılların Ecevit önderliğindeki sol-populist CHP’si olduğunu söyleyebiliriz. Kılıçdaroğlu taktığı Ecevit kasketiyle, röportajlarda yaptığı referanslarla 70li yılların ruhunu diriltmeye çalıştığını biliyoruz.

Bunda çok da şaşılacak bir şey yok. CHP, Ecevit liderliğinde geniş halk kitleleriyle buluşmuş, gelmiş geçmiş en yüksek oy oranlarına ulaşmıştı. Belki daha da önemlisi, bugün CHP kadrolarında muhtemelen orta ve üst yönetici pozisyonunda olan siyasetçilerin birçoğu o dönemde siyasete girmişti. Şaşılacak bir şey yok ama bugünün şartlarında gerçekçi mi?

CHP’nin sola kayıp, kısa süreliğine sol-populist parti formu alması özgül bir konjonktürün ürünüydü. 70li yıllar Türkiye tarihinin en güçlü sendikal hareketinin ortaya çıktığı, öğrenci hareketinin kitleselleştiği, gecekonduların kırdan kente göç sonucunda alt yapı ve konut sorunları etrafında politikleştiği ve dünyada sosyalizmin ve genel olarak solun kuvvetle estiği bir dönemdi.

Bugün bu toplumsal koşulların hiçbirisi mevcut değil. Üstüne üstlük Türkiye toplumu, Refah Partisi’nin ivme kazandığı 80li yılların sonununda itibaren sayarsak 20 seneyi aşkın süredir İslami populizm ile biçimlendi. Aynı sure zarfında, CHP elit partisi imajını ve toplumsal tabanını yürüttüğü politikalarla pekiştirdi. Mevcut kültürel populizmi kıracak hem kültürel kodları hem de sınıfsal tepkileri yeniden harmanlayacak bir toplumsal hareketlilik çıkmadan ve bu hareketlilik kendini CHP ile ilişkilendirmeden, bu tür bir ilişkilenmenin CHP’nin üst orta sınıf tabanıyla çelişkisini en azından idare etmeden (bence böyle bir hareketin kendini CHPnin içinde eritmesi son derece yazık olur) CHP’nin Latin Amerikadakilere benzer ciddi bir sol-populist partiye dönüşmesi mümkün değil. CHP’yi hem tarihsel olarak hem de bugünkü seçmen kitlesi ve yöneticilerinin profili itibariyle tanımlayan unsur popülizmden ziyade anti-populizm.