27 Kasım 2011 Pazar

Dersim 1: Kılıçdaroğlu Harakiri Yapmalı mı?




Blogu uzun zamandır boşladım. Haliyle yazacak epey konu birikti, ama geçerli bir mazeretim var, geçtiğimiz ay Chicago’ya tekrar taşındım. Önümüzdeki günlerde fazla mesai yaparak telafi edeceğim. Türkiye gündemine dair bir iki yazıyla başlayıp, Chicago’da olmanın hissiyatıyla daha enternasyonal yazılarla devam etmeyi planlıyorum.

Erdoğan yine muzaffer, zerre siyasal sermaye harcamamış olmanın rahatlığıyla, Dersimlilerden laf arası özür diliyor. Hem özür diliyor, hem gol atıyor. Bizim memlekette özür ancak böyle dilenebiliyor. Stratejik hesaptan arınmış siyaset aramak şüphesiz ki nafile ama bu kadar da kaba saba “literatürde varsa özür dileriz” diyerek kerhen özür dilemek buraların meşrebine göre bile biraz fazla samimiyetten yoksun. Ama belli ki birileri için Erdoğan’ın gazeteci tutuklamaları ve KCK operasyonlarıyla ayyuka çıkmış otoriterliğini göz ardı etmek için iyi bir fırsat.

Kılıçdaroğlu’na ne demeli? Önce susup, sonra “nefret tohumları” diye geveleyip, ardından “özür dilemek yetmez toprak verin” diyerek sözüm ona ofansa geçmesini nasıl yorumlamalı? Tüm bunları derken bir kere bile CHP’nin sorumluluğunu zikretmemesi buram buram samimiyetsizlik kokmuyor mu? Şüphesiz retorik sorular bunlar, gerçek ayan beyan ortada, Kılıçdaroğlu lideri olduğu partinin kurumsal tarihi ile kişisel tarihi arasında sıkışıp kalmış durumda.

Peki, bu kifayetsizlik görüntüsü veren eylemsizlik hali liderlik eksikliğinden, Kılıçdaroğlu’nun karakterinin yetersizliğinden mi kaynaklanıyor? Ben medyada lider özelliklerini öne çıkaran analizin yerine Kılıçdaroğlu’nun karşı karşıya olduğu yapısal-kurumsal faktörlerin analizinin duruma daha iyi ışık tutacağını düşünüyorum. Kılıçdaroğlu ve ekibinin CHP yönetimini aldıklarından beri karşı karşıya oldukları iki yapısal neden mevcut açmazı yaratıyor.

Bunlardan birincisi CHP yönetimiyle örgütü arasındaki ilişki. CHP yönetiminin belli konulardaki yenilikçiliği örgütün görüşlerini yansıtmıyor. Örneğin CHP’nin 1930lu yıllarıyla hesaplaşmış, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinin günahlarıyla ve yanlışlarıyla yüzleşmiş, bunların samimi eleştirisini yapmış bir örgütü yok. Aksine son 20 yılını Baykal yönetimi altında bir altın çağ nostaljisiyle geçirmiş, modernizasyon projesine getirilen haklı veya haksız eleştiriler-saldırılar karşısında reaksiyoner bir tavırla içi boş Atatürkçü semboller dünyasına çekilmiş bir parti örgütünden söz ediyoruz. Bu tabii ki bir genelleme, CHP üyesi herkesi kapsamaz. Yönetimle örgüt arasında zaman içerisinde oluşmuş organik bir ilişki olmadığı için, yönetim örgütü tepeden aşağıya ideolojik olarak da biçimlendiremiyor. Örgütün Kılıçdaroğlu’na desteğinin son derece hassas dengeler üzerine kurulu olduğu da aşikar.

Partinin içindeki durum böyleyken, Dersim gibi, eğer söylenenler doğruysa Atatürk’ün bizzat desteğiyle başlatılmış bir askeri harekât sonucu katledilen yaklaşık 13 bin insan, sürülen onlarca ailenin gerçeğiyle açık yüreklilikle hesaplaşmak siyasi intihara tekabül ediyor. Sözünü ettiğimiz parti bırakalım Atatürk’ü, henüz Talat Paşa gerçeğiyle bile yüzleşebilmiş değil.

İkincisi, Kılıçdaroğlu’nun örgütün tepkisi karşısında sığınabileceği bir seçmen desteği var mı? Mesele Cumhuriyet’in kuruluş yılları ve Atatürk olduğunda kesinlikle olduğunu düşünmüyorum. Genel seçim propagandasında Atatürk’ün ismini yeterince zikretmedi diye Kılıçdaroğlu’nu eleştiren bir tabandan bahsediyoruz. Aynı parti örgütü gibi, son 20 yılını yoğun bir Kemalist propagandayla ve onunla ilintili varoluşsal tehditle geçirmiş bir taban bu. Bir bakıma, önce Ecevit sonra da SHP tecrübesinin yarattığı tarihsel birikiminin neredeyse tamamen silinip atıldığı bir taban. Atatürk’ün kurucu lider olmaktan çıkıp tamamen lider kültü haline geldiği, hatta yarı-kutsal bir varlık halini aldığı bir ideolojik ortamda Kılıçdaroğlu samimi bir yüzleşme yapabilir mi?

Aslında Dersim vesilesiyle siyasal mühendislik yoluyla parti dönüşümünün ne kadar mümkün olduğunu sorguluyoruz. Siyasal mühendislikten kastım Baykal’ın kaset yoluyla alaşağı edilmesi, yerine Kılıçdaroğlu’nun ince örgütsel manevralarla yerleştirilmesi. Yukarıda bahsettiğim iki faktörün Kılıçdaroğlu’nun CHP yönetimini alma süreciyle doğrudan ilintili olduğunu düşünüyorum. Kılıçdaroğlu yönetime CHP tabanından gelen organik bir hareketle gelmediği için, ne fikirlerini paylaşan bir örgüte ne de parti dışı seçmen, sivil toplum yapılanmasına sahip oldu. Baykal döneminin politikalarının ve ideolojisinin samimi ve uzun erimli bir sorgulaması yapılmadı. Dolayısıyla yönetimin bugünkü bazı yenilikçi söylemlerinin partinin bütününe yedirilme imkânı da olmadı. Oysa 90’ların Kemalist restorasyonundan sonra CHP’nin ihtiyaç duyduğu kendi tarihiyle esaslı bir hesaplaşma ve parti geleneğinin radikal bir şekilde yeniden yorumlanmasıydı. E tüm bu nesnel şartları göğüsleyip aşacak olağanüstü bir liderlik vasfına da sahip olmadığına göre, gelinen duruma çok da şaşmamalı.

Peki, Kılıçdaroğlu’nun eylemsizlik hali siyasi geleceğini kurtarıyor mu? Bana göre hayır, çünkü herkes, bir bakıma son derece iki yüzlülükle, Kılıçdaroğlu’nun susarak kendi kişisel tarihini ve kimliğini reddettiğini görüyor. Bu reddin dışa vurduğu zayıflık ve o zayıflık karşısında Erdoğan’ın palazlanması Kılıçdaroğlu’nun siyasi geleceğini bitiriyor. Madem ki Kılıçdaroğlu’nun liderlik geleceği her halükarda sona eriyor, o zaman ne yapmalı?

Bu noktada öznelliğe geri dönüyoruz. Sonuçta nesnel şartlar Kılıçdaroğlu’nun siyasi hesapları açısından önemliydi. Siyasi hesabın kalmadığı noktada örgütün de tabanın da önemi yok. Belki de Kılıçdaroğlu kendini hakikat ve gelecek adına feda etmeli. Yolun sonu her halükarda siyasi ölümse, siyasi hara-kiriyi tercih etmeli. Dersim vesilesiyle Cumhuriyet modernizasyon projesinin otoriterliğiyle derli toplu, samimi, kamusal bir hesaplaşmaya girmeli. CHP açısından skandal olacak bu radikal eylemin yaratacağı kargaşada, kim bilir belki eleştiri muhatabını bulur ve yeni söz, yeni bir dinamik için yer açılır. 

6 Ekim 2011 Perşembe

Karşılaştırmalı Not 2: Siyah Hareketi-Kürt Hareketi

Bir önceki notta bahsettiğim kitabın ışığında karşılaştırmaya devam edeyim. McAdam, siyah hareketinin ortaya çıkışını ve güçlenmesini analiz ederken, Amerika'da soğuk savaşla birlikte değişen konjonktüre vurgu yapıyor. Özellikle 60larda Amerika'nın Sovyetler karşısındaki bireysel özgürlükleri merkezine alan söylemiyle (söylemin gerçekle ne kadar uyduğunu biliyoruz) Güney'de devam eden ırkçı rejimin ciddi boyutta çeliştiği ve bu çelişkinin Sovyetler tarafından kullanıldığını, bunun da federal hükümeti siyahların taleplerine daha açık hale getirdiğini söylüyor. Bu tabii McAdam için ikincil bir faktör.

 Merak ediyorum Erdoğan'ın son birkaç aydır izlediği dış politikanın böyle bir etkisi olur mu, hükümeti sıkıştırır mı? Suriye'ye, İsrail'e demokrasi dersi verirken Kürtlere karşı uygulanan politikalar nereye kadar savunabilirsiniz? Nitekim İsrail ikinci günden Kürt politikasına dikkat çekmeye başladı. Şu ana kadar dış politikanın içeriye böyle bir etkisinin olmadığı son günlerdeki KCK operasyonları kapsamında tutuklanan onlarca BDP ilçe ve il örgütü başkanlarının durumundan belli. Şuna da kesinlikle ikna olmuş durumdayım AKP'nin bugünlerdeki birincil siyasi hedefi BDP'yi örgütsel olarak zayıflatmak, bunu anayasa müzakereleri öncesinde güçler dengesini değiştirmeye yönelik bir hamle olarak görüyorum.  

Karşılaştırmalı Not: Siyah Hareketi-Kürt Hareketi

Pınar'ın tavsiyesini dinleyerek, artık yazıların yanı sıra daha kısa notlar da paylaşacağım. Blogu daha aktif tutmasını bekliyorum.

Bugünlerde Amerikalı sosyolog Doug McAdam'ın siyah hareketi üzerine yazdığı "Political Process and the Development of Black Insurgency, 1930-1970" adlı kitabını okuyorum. Amerikan toplumsal hareketler literatürün önemli eserlerindendir. Siyah hareketinin 1950lerde gelişimini anlatırken bizim buralardaki Kürt hareketine dair söylenenlerle birkaç benzerlik gözüme çarptı. Bunlardan biri,  siyahların aktif bir şekilde sokaklara çıkması, boykotlara başlamasıyla Amerikan Güneyi'nde beyaz ırkçı derneklerin üye sayısı ve şiddet eylemlerinin ciddi artış göstermesi. 1948-1954 arası 54 eylemden 352 eyleme çıkmış 1954-1960 arasında. Bizim buralarda da ne zaman Kürtler'e yönelik bir linç girişimi olsa bu girişimlerin sebebinin Kürtlerin talepleri olduğu söylenir. Hatta bu söylemin şöyle bir popüler orta sınıf Kemalist versyonu vardır: bakın işte bu BDP ve diğerlerinin talepleri kafatasçıları kuvvetlendiriyor. Beyaz ırkçıları gösterip siyahların eşitlik taleplerinden vazgeçmesini istemek ne kadar sorunluysa, linç girişimlerini gösterip Kürtleri taleplerinden vazgeçmesini istemek de o kadar mevcut eşitsizliklerin yeniden üretimini sağlıyor.



21 Eylül 2011 Çarşamba

Kürt Meselesinde Neye Niyet Neye Kısmet





Şiddet ve savaş sarmalının içine her geçen gün daha çok yuvarlandığımız şu günlerde, Başbakan Tunus'a gider ayak bir kez daha gürledi: "Bölücü terör örgütü ve siyasi uzantıları geçmişte olduğu gibi bizden iyi niyet ve anlayış beklemesinler...Habur tarzı anlayış beklememek lazım artık." Son günlerde Erdoğan ve AKP sözcülerinden sıkça duyduğumuz sözlerin tekrarı, devletin Kürt meselesinde "yeni" bir stratejiye geçtiğinin beyanı. Yeni strateji Kandil'e kara harekatıyla PKK'yı yoketmek, sınırlı anayasal düzenlemelerle Kürtleri BDP'nin parçası olduğu Kürt siyasi hareketinden koparmak. Bu stratejinin tartışmasını bir başka yazıya bırakıp, "iyi niyet" söylemini biraz irdelemek istiyorum.


Hükümetin iddiasına göre geçtiğimiz dönemde hem PKK'ya hem de onun siyasi uzantısı olarak kastedilen BDP'ye iyi niyet gösterildi ama hükümetin bu himmetinin değeri bilinmedi. Demokratik açılım, Habur geçişi, Öcalanla yürütülen müzakereler söz konusu iyi niyetin somut ifadeleri. Peki öncelikle olgusal düzeyde iyi niyet ne kadar hakiki? Ortada diyelim ki PKK'ya ve onun siyasi uzantılarına karşı bir iyi niyet var, 3000 sivil Kürt'ün PKK'nın şehir yapılanması gerekçesiyle gözaltına alınmasını nasıl yorumlayacağız? Bu tutuklular arasında BDP'nin orta ve üst düzey yöneticilerinin, belediye başkanlarının, 5 milletvekilinin olmasına ne diyeceğiz? YSK'nın Hatip Dicle ve 5 milletvekiliyle ilgili kararlarını nereye koyacağız? Geçtiğimiz dönemde DTP'nin kapatılmasına nasıl bakacağız? Parlamentoda grubu olan bir partiyle Başbakan'ın muhattap olmamasını ne yapacağız? Bu resim Başbakanın iyi niyetli yaklaşım diye nitelediği dönemde yasal bir parti olan BDP'nin örgütüne resmen darbe vurulduğunu gösteriyor. Hani Deniz Feneri davasının gidişatını izlemiyor olsak hükümetin değil yargının suçu diyeceğiz, ama artık onu demenin de mümkünatı kalmadı.

Peki Habur geçişini ve Öcalanla müzakereleri bir iyi niyet göstergesi olarak yorumlayabilir miyiz? Söz konusu olan iyi niyetten ziyade son 30 yıldır yürütülen PKK'nn ve Kürt siyasi hareketinin askeri imhası stratejisinin iflasının kabülünden başka bir şey değildi. Bunu kabul etmemek için Türkiye çok diretti. Müzakereler bir iyi niyet değil, mecburiyetti. Bu bakımdan son derece de doğruydu. Çekinilmesi gereken Öcalan veya başka biriyle müzakere yapmak değil, müzakere yaptığın sırada halkın milliyetçi duygularına kabartmak uğruna müzakere yaptığın adamın idamını isteme hamasetini yapmaktır. Utanılması gereken PKK ve lideriyle müzakere yaparken, sivil ve yasal siyasi aktör olan BDP'yi itibarsızlaştırmak, kriminalize etmek ve devre dışı bırakmaktır.  Hükümet askeri araçlarla akan kanı durduramadığı için müzakere yolunu seçti. Yani müzakerenin gerekçesi bitmeyen savaştı. Bu yüzden, kan akmaya devam ediyor, dolayısıyla savaşa devam etmeliyiz söylemi kuru bir hamasetten başka bir şey değil. Zaten ortada savaş hali olmasa PKK'nın silahsızlanmasına dair bir müzakere de olmaz.

Maalesef şu ana kadar sadece AKP değil, Türklerin büyük çoğunluğunu temsil etme iddasında olan çoğu siyasi parti, söz konusu hamaseti beslemekten vazgeçmedi. Çözüm için adımların atıldığı günlerde dahi Türk kamuoyuna 30 yıldır verilen propaganda sürdürüldü. Bu propagandanın kısa meali 30 yıldır sürmekte olan savaşın tek müsebbibinin PKK ve onun siyasi uzantıları olduğunun tekrar tekrar söylenmesidir. Bu söylemi kırmaksızın herhangi bir müzakerenin başarılı olması mümkün değil. AKP gerek seçimi dönemi gerekse rutin süreçlerde bu söylemi yeniden üretmekten vazgeçmedi. Bugün bir kez daha yapılan budur ve gelecekte yapılacak olan müzakerelerin de ayağına dolanacaktır. Karşı tarafın şeytan olduğunu her ilan edişiniz gelecekteki her bir müzakereyi Türk kamuoyunun gözünde bir ruhunu satma edimine dönüştürecektir.

Son olarak, Erdoğan'ın iyi niyet söylemi, AKP'nin zihniyet yapısının temel unsurunu dışa vuruyor: toplumsal ve siyasal ilişkilerde eşitlik presibinden nasibini almamak. Karşı tarafın Kürt, İşçi, Alevi olması farketmeksizin, AKP'nin bu kesimlerle kurduğu bütün ilişkiler mevcut hiyerarşik düzenin yeniden üretiminden ibaret. Yapılacak herhangi bir değişiklik ilişkinin hiyerarşik yapısını bozmuyor. AKP'nin zihniyet dünyasında eşitliğe yer yok! Gelinebilecek en ileri nokta iyilik dağıtan bir baba. Bu yüzden kendisinden olmayan toplumsal kesimlerin özerk örgütlenmesine de tahammülü yok. Çünkü eşitliğin birincil yapısal koşulu iktidardan bağımsız, kuvvetli, özerk örgütlenmelerdir. KCK davasının nedenini de burada arayabiliriz: Türkiye'deki toplumsal sınıf ve kesimler arasında işverenler dışındaki tek kuvvetli ve her daim mobilize olabilen kesim olan Kürtler'in siyasi örgütlenmelerini zayıflatmak ve çökertmek. Toplumsal ve siyasal alanın her noktasını denetleme arzusu, barışı tesis etme niyetinden önce geliyor. 30 yıllık savaş göstermiştir ki barışın yolu eşitliğin tesisinden geçmekte. 









20 Eylül 2011 Salı

Hrant Unutmayacağız, Devlet Affetmeyeceğiz

Pazartesi günü Hrant Dink'in duruşması öncesi Hrant'ın Arkadaşları'nın düzenlediği eylem için Beşiktaş Adliye'deydim. 20. duruşma! Benim katıldığım 6. duruşma...Ve hepimizin gözünün içine bakarak dalga geçen devlet! Hrant'ı tehdit eden Vali Muammer Güler'i milletvekili yapan hükümet! Maalesef o kadar slogana, yürüyüşe ve Bandista'nın şarkılarına rağmen yılgınlık hissi gittikçe artıyor. Tepkiyi büyütmek, yaygınlaştırmak gerek ama nasıl?

Henüz okumamış olanlar için, Hrant'ın Arkadaşları'nın mektubu:


"Sayın Başbakan,
Arkadaşımız Hrant Dink'i öldürdüler.
Beşinci yılına yaklaşan adalet arayışımız kadük kalmıştır.
Dilekçe verdiğimiz topyekün devlet, kendini katile yakın gördü.
Zaten; katil, polis, bayrak ve muzaffer gülümseme kahramanlık posterinde poz vermişti.
Bir türlü ilamını malum edemediğiniz o kalabalık güruh, elbirliği ile kıstırmışlar, hain pusuda kurşun sıkmışlar, kaçmışlar, saklanmışlardı. 
Şikâyetçiyiz.
"Adalet, namus sözümdür" diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, Hrant Dink'i işaret parmağıyla gösterip "Bunu" diyen yardımcınızı "Meclis Başkanı", resmi makamda adamları resmen, "Yakarız canını bak" diyen valinizi vekil, emanet edilen canı kollamayan Emniyet Müdürünüzü vali, 17 yaşındaki O.S.'yi kocaman Ogün Samast ettiniz.
Kan adaletle susar, şikâyetçiyiz.
İsim verdik soruşturun diye, İçişleri Bakanı'nız, "Olmaz onlar bizim çocuklar" dedi.
Dışişleri Bakanınız AİHM savunmasında bu toprakların yiğit evladına Nazi dedi.
Çevik kuvvetleriniz Rakel Dink önlerinden geçerken katillere yazılan methiye türkülerini mırıldanarak Beşiktaş Adliyesi'nde koro yapıverdiler.
Katillerimizi adalet evine getiren jandarma, cezaevi aracına "Ya sev ya terk et" diye yapıştırma asmıştı.
Sayın Başbakan,
Nedir daha derine inmeyi engelleyen o "Büyük kasabanın sırrı?"
Azınlıklardan gasp edilenin birazını geri vermeniz sebebiyle seslendirdiğiniz nutukta, "Bu ülkede hiç kimse ruh tedirginliğiyle yaşamayacak artık" diyordunuz Hrant'ın veda mektubuna atfen...
İnanın, tedirginliğimiz her zamankinden büyüktür.
Sayın Başbakan,
Mala gelenin telafisi bulunur.
Cana gelene de davranınız.
Anadolu toprağından Hrant Dink'in payına bir metrekare toprak düştü.
O da mezarıdır!
Kamera denilen vaka nüvis silinmiş, bize kalan 19 Ocak 2007 tarihli seyirliğinde 5 kişi saydık, Hrant'a pusu kuranlardan...
Kim bunlar Sayın Başbakan?
Görüneni, görünmeyeni, katillerimizi istiyoruz, adalet olsun, hak hâkim olsun diye.
Bizim hakkımız bizde saklı duruyor, helalleşmekten başka çarenin kalmadığı savaş yorgunu memleketimizde...
Suallerimiz cevapsız!
Adalet nöbetçisi "Hepimiz Hrant'ız" diyen yüz binlerin eli hâlâ vicdanında...
Cevaplarımızı almadan susmayacağız.
Sormaya devam edeceğiz.
Hrant için, adalet için!"

4 Ağustos 2011 Perşembe

Sivil-Asker İlişkileri: Demokratikleşme mi, AKP İktidarının Konsolidasyonu mu?


Günler çabuk geçiyor, blogu açalı bir ay oldu ama benden hala çıt yok. Kafamda bir iki yazı tasarladım ama yazamadım. Türkiye gündemi de aynı hızla değişiyor. Değişiyor derken bir çizgisel ilerlemeden ziyade belli meseleler arasındaki döngüsel değişimden bahsediyorum. Son birkaç gündür akreple yelkovan sivil-asker ilişkilerini gösteriyor. Gelecek hafta muhtemelen tekrar Kürt meselesini gösterecek. Ben de sivil-asker ilişkileri üzerine yazarak başlayım bloga.

Geçtiğimiz haftalarda sivil-asker ilişkilerinin geçirdiği değişimi anlamak için iki önemli gelişme oldu: Silvan'daki olayın nasıl gerçekleştiğini incelemek ve soruşturmak için Genelkurmay’ın açtığı idari soruşturmaya İçişleri Bakanlığı da kendi incelemesiyle eşlik etti. Balyoz ve Ergenekon davalarından yargılanan generallerin atamasına dair hükümet ile kuvvet komutanları arasındaki ayrılık dolayısıyla Genelkurmay Başkanı ve  3 kuvvet komutanı Yüksek Askeri Şura öncesinde istifa etti. Hükümet, Jandarma Komutanı Necdet Özel’i kanun hükmünde kararnameyle Genelkurmay Başkanlığı’na atayıp, yoluna devam etti.

Bu iki gelişme, TSK'nın son birkaç yıla kadar egemenliğini kimseyle paylaşmadığı iki alana hükümetin müdahalesini gösteriyor. Bunlardan birincisi PKK ile askeri mücadele alanı; 2000'lere kadar Kürt meselesine dair askeri mücadeleye yoluyla inkar ve imha dışında bir politika izlenmediğini göz önünde bulundurursak, TSK, Kürt meselesinde birinci karar verici aktördü. İkincisi ise yüksek komuta kademesine dair atamalar, bu alanda da yakın zamana kadar hükümetlerin rolü önlerine konan listeyi imzalamaktan ibaretti. AKP hükümeti önce YAŞ kararlarına şerh koyarak, geçtiğimiz iki yıldan beri de kimlerin atana(maya)cağına bilfiil müdahale ederek ordu komutası üzerindeki denetimini arttırdı. Bu gelişmeler bir milat olmaktan ziyade AKP’nin iktidara gelmesinden beri süren mücadelenin geldiği noktayı göstermesi ve  AKP ile TSK arasındaki mücadeleden AKP’nin galip çıktığını tasdik etmesi açısından önemli. Geçtiğimiz 9 yılın sonunda askeriye üzerinde sivil iktidarın denetimi az çok tesis edilmiş bulunmakta.

Bu kısa tespitten sonra, uzun zamandır AKP ile TSK arasındaki her siyasi çatışmadan sonra sorulan soruyu sormak lazım: Söz konusu olan demokratikleşme mi yoksa AKP'nin iktidarını konsolide etme, hegemonyasını kuvvetlendirme çabası mı?  

Bana göre bu iki sav arasında çoğu zaman ima edildiği gibi bir karşıtlık yok. Karşıtlığın olmamasının sebebi bir takım iktidara yakın gazetelerin ve bazı sol liberal yazarların iddia ettiği gibi AKP'nin, Türkiye'yi her anlamda demokratikleştiren özne olması, dolayısıyla onun iktidarının sağlamlaşmasıyla Türkiye'de demokrasinin gelişmesi arasında paralellik olduğu savı değil.

AKP, iktidara seçimler yoluyla gelen bir siyasi partidir ve iktidarını sınırlayan, hatta onu iktidardan indirmek isteyen TSK ile mücadeleye girmiştir. Bu mücadelenin sonucunda, ordunun sivil iktidar üzerindeki gücünü ve siyasal sistem içersindeki etkinliğini kırmış, ardından ordunun faaliyetleri üzerinde sivil denetim kurmaya başlamıştır. Bu mücadelenin arkasında tutarlı bir eşitlik ve özgürlük tutkusundan ziyade kendi iktidar hesapları yatmaktadır. Ama niyetin ne olduğundan bağımsız olarak, sivil idareyi kuvvetlendirdiği, orduyu seçilmiş iktidara tabi kıldığı ölçüde AKP sivil-asker ilişkilerini demokratikleştirmektedir. Bu demokratikleştirme, AKP iktidarını sınırlayan bir güç olarak TSKyı zayıflattığı için de AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmakta, nüfuz alanını arttırmaktadır. İşin içinde iktidar hesabı olması, sivil-asker ilişkisinin demokratikleştiği gerçeğini değiştirmez; nasıl ki Fransız burjuvazisinin mutlaki monarşiye karşı verdiği mücadelenin nedeni olan bin bir iktidar hesabı, o mücadelenin demokratikleştirici etkisini ortadan kaldırmıyorsa. 

Sivil-asker ilişkilerinde ordunun sivillerin denetiminde olması demokrasinin temel prensiplerinden olan halk egemenliği ilkesine dayanır.Liberal parlamenter demokrasi, halk egemenliğinin halkın seçtiği temsilciler yoluyla gerçekleştiğini kabul eder. Söz konusu kabulün sosyalist eleştirisi her ne kadar haklı olsa da, bu eleştiriye dayanarak geçmiş döneme göre sivil-asker ilişkilerinin demokratikleşmediğini iddia etmek mümkün değil. Dolayısıyla bana göre geldiğimiz noktada, AKP iktidarının, sivil-asker ilişkilerini demokratikleştirdiğini söylemek de hiçbir beis yok.


Esas tartışılması gereken, sivil-asker ilişkilerinde gözlemlenen demokratikleşmenin Türkiye'de demokrasinin genel seyrine ne kadar yansıdığı. Cumhuriyet tarihi boyunca, ordunun Türkiye’deki otoriter rejim içersinde oynadığı rolü (bu rolü, hakim sınıfların ve Amerikan emperyalizmin dolaysız bir maşası olarak değil belli bir siyasal özerklik içersinde oynamıştır) düşündüğümüz zaman, gözlemlediğimiz dönüşümün siyasal sistemin bütününe ciddi etkileri olduğu ve olacağı muhakkaktır.

Fakat bu tespitten yola çıkarak, sivil-asker ilişkilerinin demokratikleşmesinin tüm sistemi değiştirecek maymuncuk olduğunu ileri sürmek; Türkiye'yi bir daha hiç geri dönmeyecek şekilde demokrasi rotasına sokacağını söylemek, teorik olarak indirgemecilikle, siyasi pratik açısından Türkiye sağ siyasetinin kendi karanlık geçmişini temize çeken şabloncu söylemine hapsolmakla maluldur. Türkiye’de otoriteryanizm sorunu, askeri bürokratik elitin, halkın ve seçilmiş temsilcilerinin üzerinde tahakküm kurmasına indirgenemez. Otoriteryanizm, sivil, siyasal ve toplumsal hakların devlet ve diğer iktidar odakları tarafından sistematik ihlalini; siyasal katılım mekanizmalarının engellenmesini; toplumsal muhalefetin güvenlik söylemi içersinde şiddete tabi tutulmasını; farklı kimliklerin devlet kadar toplum tarafından da ezilmesini gerçekleştiren zihniyet ve pratiklerin bütününü içerir. Kürtleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşları olarak görmeyen anlayışın otoriteryanizmin içersinde taşıdığı merkezi pozisyonu da es geçmeyeyim.

 Türk Sağ’ının otoriter zihniyet ve pratiklerin oluşmasında ve yeniden üretimindeki etkinliği tarihsel olarak da güncel olarak da aşikar. AKP iktidarının bu geleneği sürdürdüğü ve serpilttiği de her geçen gün daha bariz. Neoliberal politikaların halihazırdaki otoriter eğilimleri daha da güçlendirdiğini AKP'nin toplumsal muhalafete karşı duruşunda gözlemleyebiliyoruz. 

Eğer otoriteryanizmin, Türkiye'de ordunun yanı sıra başka kurumsal ve ideolojik temellere de dayandığı önermesini kabul ediyorsak, sivil-asker ilişkilerindeki demokratikleşmenin sistemin bütününü zorunlu olarak dönüştüreceğini söyleyememiz mümkün değildir. Bu yüzden, sivil-asker ilişkisi açısından demokratikleşen ama sivil, siyasal ve toplumsal hak ihlalleriyle, yargı üzerinden yürütmenin artan gücüyle, toplumsal muhalefetin güvenlik söylemi yoluyla bastırılması açısından otoriter bir Türkiye geleceği gayet mümkün. Madem ki kuvvetli bir toplumsal mobilizasyondan ziyade AKP'nin iktidar mücadelesinin itici gücüyle sivil-asker ilişkileri demokratikleşti, AKP'nin iktidarını koruma ve yayma güdüsünün rejimin diğer unsurlarının demokratikleşmesi karşısında direnç göstermesi de mümkün. 

 Sol-sosyalist siyaset için sivil-asker ilişkilerinin demokratikleştiğini kabul etmek zul olmamalı. Bunu kabul etmek, Türkiye’de rejimin bütünün ve toplumsal hayatın demokratikleştiğini söylemek anlamına gelmiyor; ne de Foti Benlisoy’un da vurguladığı gibi militarizm sorununun ortadan kalktığını söylemek anlamına geliyor. Sosyalist siyaset, liberal demokrasilerdeki temsiliyet ilişkilerini problematize edebilir, neoliberalizmle harmanlanmış liberal demokrasilerde mülkiyet hakkı dışında tüm hakların nasıl ihlal edildiğini bas bas bağırabilir; fakat tüm bu eleştirileri yapmak yerine neden AKP döneminde sivil-asker ilişkileirnin demokratikleşmediğini iddia edip, gerçekliğin dışına düşmeye çalıştığını, enerji, vakit ve inandırıcılığını kaybettiğini anlamak mümkün değil. 


25 Haziran 2011 Cumartesi

Başlarken

Nihayet bu blogu açıyorum. Sona kalan dona kalır misali, kaç zamandır isim beğendiremiyorum  bloggera. Sonunda, her niyetlenmemin ardından üç ay geçtiğini farkedip, bu sefer iyi kötü bu isimle blogu açmaya karar verdim. Esasında isim blogun ana temalarını içinde barındırıyor. Blogu, siyaset üzerine fikirlerimi kayıt altına alacağım, başkalarıyla paylaşacağım bir mecra olarak tasarlıyorum. Gündemin eleştirisi kadar siyasetle daha teorik angajmanlara da girebileceğim, en azından daha derinlikli denemelerin de müsveddesini oluşturabileceğim bir yer olmasını umit ediyorum. Ama dediğim gibi ana hedef gün içersinde bir sosyal bilim öğrencisi olarak aklıma gelen fikirlerin uçup gitmesini önlemek, onlara  bütünlük, tutarlılık kazandırmak, başkalarıyla paylaşıp, sınamak. Siyasi eleştiriden, sosyal bilimsel analizden vakit kalırsa ki kalmalı da, biraz da film ve edebiyat eleştirisi yaparım diye düşünüyorum. Eleştirmeye mecalim olmadığında en azından tanıtırım diyorum.

Dissensus, blogun ana temaları olan siyaset ve eleştiriyi içinde barındırıyor demiştim. Daha doğru ifade, dissensusun bu iki edimin temelinde yattığını söylemek olacaktır. Konsensusun tersi, hatta varolan konsensusların sekteye uğratılması anlamına gelen dissensus, siyasetin ve eleştirinin özünde yer alan uzlaşmama halini ifade ediyor. Çünkü memleketteki yaygın söylemin aksine siyaset uzlaşmaktan çok varolan düzenle uzlaşmamaya, ona muhalif olmakla ortaya çıkan bir edim. Kurucu ve özgürleştirici potansiyeli bu özelliğinden kaynaklanıyor. Demokratik rejimi diğer siyasal rejimlerden ayır eden de uzlaşmama halini meşru görmesi, ona alan açmasıdır. Uzlaşmayanı düşman gören, sokağa çıkanı derdest eden muhafazakar-kapitalist bir huzurun tesis edildiği şu günlerde dissensusta ısrarcı olmak lazım.

Eleştiriye gelince, o da eleştirilen nesneyle total ya da kısmi bir uzlaşmama halini ifade ediyor. En yapıcısından eleştiri bile eleştiri namını alabilmek için angaje olduğu nesneyle en azından bir noktada ayrı düşmelidir. Varolanın kısmi veya total reddi, daha iyisinin, doğrusunun, güzelinin olabileceğine dair umut, siyasetin de eleştirinin de ortak zemini.

Eh dissensus üzerine bu kadar lakırdıdan sonra, eleştirilerinizin başımın üstünde yeri olduğunu söylemek isterim. Bakalım bünye eleştiriye ne kadar açık.