4 Ağustos 2011 Perşembe

Sivil-Asker İlişkileri: Demokratikleşme mi, AKP İktidarının Konsolidasyonu mu?


Günler çabuk geçiyor, blogu açalı bir ay oldu ama benden hala çıt yok. Kafamda bir iki yazı tasarladım ama yazamadım. Türkiye gündemi de aynı hızla değişiyor. Değişiyor derken bir çizgisel ilerlemeden ziyade belli meseleler arasındaki döngüsel değişimden bahsediyorum. Son birkaç gündür akreple yelkovan sivil-asker ilişkilerini gösteriyor. Gelecek hafta muhtemelen tekrar Kürt meselesini gösterecek. Ben de sivil-asker ilişkileri üzerine yazarak başlayım bloga.

Geçtiğimiz haftalarda sivil-asker ilişkilerinin geçirdiği değişimi anlamak için iki önemli gelişme oldu: Silvan'daki olayın nasıl gerçekleştiğini incelemek ve soruşturmak için Genelkurmay’ın açtığı idari soruşturmaya İçişleri Bakanlığı da kendi incelemesiyle eşlik etti. Balyoz ve Ergenekon davalarından yargılanan generallerin atamasına dair hükümet ile kuvvet komutanları arasındaki ayrılık dolayısıyla Genelkurmay Başkanı ve  3 kuvvet komutanı Yüksek Askeri Şura öncesinde istifa etti. Hükümet, Jandarma Komutanı Necdet Özel’i kanun hükmünde kararnameyle Genelkurmay Başkanlığı’na atayıp, yoluna devam etti.

Bu iki gelişme, TSK'nın son birkaç yıla kadar egemenliğini kimseyle paylaşmadığı iki alana hükümetin müdahalesini gösteriyor. Bunlardan birincisi PKK ile askeri mücadele alanı; 2000'lere kadar Kürt meselesine dair askeri mücadeleye yoluyla inkar ve imha dışında bir politika izlenmediğini göz önünde bulundurursak, TSK, Kürt meselesinde birinci karar verici aktördü. İkincisi ise yüksek komuta kademesine dair atamalar, bu alanda da yakın zamana kadar hükümetlerin rolü önlerine konan listeyi imzalamaktan ibaretti. AKP hükümeti önce YAŞ kararlarına şerh koyarak, geçtiğimiz iki yıldan beri de kimlerin atana(maya)cağına bilfiil müdahale ederek ordu komutası üzerindeki denetimini arttırdı. Bu gelişmeler bir milat olmaktan ziyade AKP’nin iktidara gelmesinden beri süren mücadelenin geldiği noktayı göstermesi ve  AKP ile TSK arasındaki mücadeleden AKP’nin galip çıktığını tasdik etmesi açısından önemli. Geçtiğimiz 9 yılın sonunda askeriye üzerinde sivil iktidarın denetimi az çok tesis edilmiş bulunmakta.

Bu kısa tespitten sonra, uzun zamandır AKP ile TSK arasındaki her siyasi çatışmadan sonra sorulan soruyu sormak lazım: Söz konusu olan demokratikleşme mi yoksa AKP'nin iktidarını konsolide etme, hegemonyasını kuvvetlendirme çabası mı?  

Bana göre bu iki sav arasında çoğu zaman ima edildiği gibi bir karşıtlık yok. Karşıtlığın olmamasının sebebi bir takım iktidara yakın gazetelerin ve bazı sol liberal yazarların iddia ettiği gibi AKP'nin, Türkiye'yi her anlamda demokratikleştiren özne olması, dolayısıyla onun iktidarının sağlamlaşmasıyla Türkiye'de demokrasinin gelişmesi arasında paralellik olduğu savı değil.

AKP, iktidara seçimler yoluyla gelen bir siyasi partidir ve iktidarını sınırlayan, hatta onu iktidardan indirmek isteyen TSK ile mücadeleye girmiştir. Bu mücadelenin sonucunda, ordunun sivil iktidar üzerindeki gücünü ve siyasal sistem içersindeki etkinliğini kırmış, ardından ordunun faaliyetleri üzerinde sivil denetim kurmaya başlamıştır. Bu mücadelenin arkasında tutarlı bir eşitlik ve özgürlük tutkusundan ziyade kendi iktidar hesapları yatmaktadır. Ama niyetin ne olduğundan bağımsız olarak, sivil idareyi kuvvetlendirdiği, orduyu seçilmiş iktidara tabi kıldığı ölçüde AKP sivil-asker ilişkilerini demokratikleştirmektedir. Bu demokratikleştirme, AKP iktidarını sınırlayan bir güç olarak TSKyı zayıflattığı için de AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmakta, nüfuz alanını arttırmaktadır. İşin içinde iktidar hesabı olması, sivil-asker ilişkisinin demokratikleştiği gerçeğini değiştirmez; nasıl ki Fransız burjuvazisinin mutlaki monarşiye karşı verdiği mücadelenin nedeni olan bin bir iktidar hesabı, o mücadelenin demokratikleştirici etkisini ortadan kaldırmıyorsa. 

Sivil-asker ilişkilerinde ordunun sivillerin denetiminde olması demokrasinin temel prensiplerinden olan halk egemenliği ilkesine dayanır.Liberal parlamenter demokrasi, halk egemenliğinin halkın seçtiği temsilciler yoluyla gerçekleştiğini kabul eder. Söz konusu kabulün sosyalist eleştirisi her ne kadar haklı olsa da, bu eleştiriye dayanarak geçmiş döneme göre sivil-asker ilişkilerinin demokratikleşmediğini iddia etmek mümkün değil. Dolayısıyla bana göre geldiğimiz noktada, AKP iktidarının, sivil-asker ilişkilerini demokratikleştirdiğini söylemek de hiçbir beis yok.


Esas tartışılması gereken, sivil-asker ilişkilerinde gözlemlenen demokratikleşmenin Türkiye'de demokrasinin genel seyrine ne kadar yansıdığı. Cumhuriyet tarihi boyunca, ordunun Türkiye’deki otoriter rejim içersinde oynadığı rolü (bu rolü, hakim sınıfların ve Amerikan emperyalizmin dolaysız bir maşası olarak değil belli bir siyasal özerklik içersinde oynamıştır) düşündüğümüz zaman, gözlemlediğimiz dönüşümün siyasal sistemin bütününe ciddi etkileri olduğu ve olacağı muhakkaktır.

Fakat bu tespitten yola çıkarak, sivil-asker ilişkilerinin demokratikleşmesinin tüm sistemi değiştirecek maymuncuk olduğunu ileri sürmek; Türkiye'yi bir daha hiç geri dönmeyecek şekilde demokrasi rotasına sokacağını söylemek, teorik olarak indirgemecilikle, siyasi pratik açısından Türkiye sağ siyasetinin kendi karanlık geçmişini temize çeken şabloncu söylemine hapsolmakla maluldur. Türkiye’de otoriteryanizm sorunu, askeri bürokratik elitin, halkın ve seçilmiş temsilcilerinin üzerinde tahakküm kurmasına indirgenemez. Otoriteryanizm, sivil, siyasal ve toplumsal hakların devlet ve diğer iktidar odakları tarafından sistematik ihlalini; siyasal katılım mekanizmalarının engellenmesini; toplumsal muhalefetin güvenlik söylemi içersinde şiddete tabi tutulmasını; farklı kimliklerin devlet kadar toplum tarafından da ezilmesini gerçekleştiren zihniyet ve pratiklerin bütününü içerir. Kürtleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşları olarak görmeyen anlayışın otoriteryanizmin içersinde taşıdığı merkezi pozisyonu da es geçmeyeyim.

 Türk Sağ’ının otoriter zihniyet ve pratiklerin oluşmasında ve yeniden üretimindeki etkinliği tarihsel olarak da güncel olarak da aşikar. AKP iktidarının bu geleneği sürdürdüğü ve serpilttiği de her geçen gün daha bariz. Neoliberal politikaların halihazırdaki otoriter eğilimleri daha da güçlendirdiğini AKP'nin toplumsal muhalafete karşı duruşunda gözlemleyebiliyoruz. 

Eğer otoriteryanizmin, Türkiye'de ordunun yanı sıra başka kurumsal ve ideolojik temellere de dayandığı önermesini kabul ediyorsak, sivil-asker ilişkilerindeki demokratikleşmenin sistemin bütününü zorunlu olarak dönüştüreceğini söyleyememiz mümkün değildir. Bu yüzden, sivil-asker ilişkisi açısından demokratikleşen ama sivil, siyasal ve toplumsal hak ihlalleriyle, yargı üzerinden yürütmenin artan gücüyle, toplumsal muhalefetin güvenlik söylemi yoluyla bastırılması açısından otoriter bir Türkiye geleceği gayet mümkün. Madem ki kuvvetli bir toplumsal mobilizasyondan ziyade AKP'nin iktidar mücadelesinin itici gücüyle sivil-asker ilişkileri demokratikleşti, AKP'nin iktidarını koruma ve yayma güdüsünün rejimin diğer unsurlarının demokratikleşmesi karşısında direnç göstermesi de mümkün. 

 Sol-sosyalist siyaset için sivil-asker ilişkilerinin demokratikleştiğini kabul etmek zul olmamalı. Bunu kabul etmek, Türkiye’de rejimin bütünün ve toplumsal hayatın demokratikleştiğini söylemek anlamına gelmiyor; ne de Foti Benlisoy’un da vurguladığı gibi militarizm sorununun ortadan kalktığını söylemek anlamına geliyor. Sosyalist siyaset, liberal demokrasilerdeki temsiliyet ilişkilerini problematize edebilir, neoliberalizmle harmanlanmış liberal demokrasilerde mülkiyet hakkı dışında tüm hakların nasıl ihlal edildiğini bas bas bağırabilir; fakat tüm bu eleştirileri yapmak yerine neden AKP döneminde sivil-asker ilişkileirnin demokratikleşmediğini iddia edip, gerçekliğin dışına düşmeye çalıştığını, enerji, vakit ve inandırıcılığını kaybettiğini anlamak mümkün değil. 


1 yorum:

  1. "Demokratikleşme vs. İktidar Güçlendirme" konusuyla ilgili değerlendirme, toparlamakta zorlandığım düşünceleri çok güzel derledi, teşekkürler.

    "İşin içinde iktidar hesabı olması, sivil-asker ilişkisinin demokratikleştiği gerçeğini değiştirmez; nasıl ki Fransız burjuvazisinin mutlaki monarşiye karşı verdiği mücadelenin nedeni olan bin bir iktidar hesabı, o mücadelenin demokratikleştirici etkisini ortadan kaldırmıyorsa."

    Son paragraf ayrı bir yazı konusu.

    YanıtlaSil