Blogu uzun zamandır boşladım. Haliyle yazacak epey konu birikti, ama geçerli bir mazeretim var, geçtiğimiz ay Chicago’ya tekrar taşındım. Önümüzdeki günlerde fazla mesai yaparak telafi edeceğim. Türkiye gündemine dair bir iki yazıyla başlayıp, Chicago’da olmanın hissiyatıyla daha enternasyonal yazılarla devam etmeyi planlıyorum.
Erdoğan yine muzaffer, zerre siyasal sermaye harcamamış olmanın rahatlığıyla, Dersimlilerden laf arası özür diliyor. Hem özür diliyor, hem gol atıyor. Bizim memlekette özür ancak böyle dilenebiliyor. Stratejik hesaptan arınmış siyaset aramak şüphesiz ki nafile ama bu kadar da kaba saba “literatürde varsa özür dileriz” diyerek kerhen özür dilemek buraların meşrebine göre bile biraz fazla samimiyetten yoksun. Ama belli ki birileri için Erdoğan’ın gazeteci tutuklamaları ve KCK operasyonlarıyla ayyuka çıkmış otoriterliğini göz ardı etmek için iyi bir fırsat.
Kılıçdaroğlu’na ne demeli? Önce susup, sonra “nefret tohumları” diye geveleyip, ardından “özür dilemek yetmez toprak verin” diyerek sözüm ona ofansa geçmesini nasıl yorumlamalı? Tüm bunları derken bir kere bile CHP’nin sorumluluğunu zikretmemesi buram buram samimiyetsizlik kokmuyor mu? Şüphesiz retorik sorular bunlar, gerçek ayan beyan ortada, Kılıçdaroğlu lideri olduğu partinin kurumsal tarihi ile kişisel tarihi arasında sıkışıp kalmış durumda.
Peki, bu kifayetsizlik görüntüsü veren eylemsizlik hali liderlik eksikliğinden, Kılıçdaroğlu’nun karakterinin yetersizliğinden mi kaynaklanıyor? Ben medyada lider özelliklerini öne çıkaran analizin yerine Kılıçdaroğlu’nun karşı karşıya olduğu yapısal-kurumsal faktörlerin analizinin duruma daha iyi ışık tutacağını düşünüyorum. Kılıçdaroğlu ve ekibinin CHP yönetimini aldıklarından beri karşı karşıya oldukları iki yapısal neden mevcut açmazı yaratıyor.
Bunlardan birincisi CHP yönetimiyle örgütü arasındaki ilişki. CHP yönetiminin belli konulardaki yenilikçiliği örgütün görüşlerini yansıtmıyor. Örneğin CHP’nin 1930lu yıllarıyla hesaplaşmış, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinin günahlarıyla ve yanlışlarıyla yüzleşmiş, bunların samimi eleştirisini yapmış bir örgütü yok. Aksine son 20 yılını Baykal yönetimi altında bir altın çağ nostaljisiyle geçirmiş, modernizasyon projesine getirilen haklı veya haksız eleştiriler-saldırılar karşısında reaksiyoner bir tavırla içi boş Atatürkçü semboller dünyasına çekilmiş bir parti örgütünden söz ediyoruz. Bu tabii ki bir genelleme, CHP üyesi herkesi kapsamaz. Yönetimle örgüt arasında zaman içerisinde oluşmuş organik bir ilişki olmadığı için, yönetim örgütü tepeden aşağıya ideolojik olarak da biçimlendiremiyor. Örgütün Kılıçdaroğlu’na desteğinin son derece hassas dengeler üzerine kurulu olduğu da aşikar.
Partinin içindeki durum böyleyken, Dersim gibi, eğer söylenenler doğruysa Atatürk’ün bizzat desteğiyle başlatılmış bir askeri harekât sonucu katledilen yaklaşık 13 bin insan, sürülen onlarca ailenin gerçeğiyle açık yüreklilikle hesaplaşmak siyasi intihara tekabül ediyor. Sözünü ettiğimiz parti bırakalım Atatürk’ü, henüz Talat Paşa gerçeğiyle bile yüzleşebilmiş değil.
İkincisi, Kılıçdaroğlu’nun örgütün tepkisi karşısında sığınabileceği bir seçmen desteği var mı? Mesele Cumhuriyet’in kuruluş yılları ve Atatürk olduğunda kesinlikle olduğunu düşünmüyorum. Genel seçim propagandasında Atatürk’ün ismini yeterince zikretmedi diye Kılıçdaroğlu’nu eleştiren bir tabandan bahsediyoruz. Aynı parti örgütü gibi, son 20 yılını yoğun bir Kemalist propagandayla ve onunla ilintili varoluşsal tehditle geçirmiş bir taban bu. Bir bakıma, önce Ecevit sonra da SHP tecrübesinin yarattığı tarihsel birikiminin neredeyse tamamen silinip atıldığı bir taban. Atatürk’ün kurucu lider olmaktan çıkıp tamamen lider kültü haline geldiği, hatta yarı-kutsal bir varlık halini aldığı bir ideolojik ortamda Kılıçdaroğlu samimi bir yüzleşme yapabilir mi?
Aslında Dersim vesilesiyle siyasal mühendislik yoluyla parti dönüşümünün ne kadar mümkün olduğunu sorguluyoruz. Siyasal mühendislikten kastım Baykal’ın kaset yoluyla alaşağı edilmesi, yerine Kılıçdaroğlu’nun ince örgütsel manevralarla yerleştirilmesi. Yukarıda bahsettiğim iki faktörün Kılıçdaroğlu’nun CHP yönetimini alma süreciyle doğrudan ilintili olduğunu düşünüyorum. Kılıçdaroğlu yönetime CHP tabanından gelen organik bir hareketle gelmediği için, ne fikirlerini paylaşan bir örgüte ne de parti dışı seçmen, sivil toplum yapılanmasına sahip oldu. Baykal döneminin politikalarının ve ideolojisinin samimi ve uzun erimli bir sorgulaması yapılmadı. Dolayısıyla yönetimin bugünkü bazı yenilikçi söylemlerinin partinin bütününe yedirilme imkânı da olmadı. Oysa 90’ların Kemalist restorasyonundan sonra CHP’nin ihtiyaç duyduğu kendi tarihiyle esaslı bir hesaplaşma ve parti geleneğinin radikal bir şekilde yeniden yorumlanmasıydı. E tüm bu nesnel şartları göğüsleyip aşacak olağanüstü bir liderlik vasfına da sahip olmadığına göre, gelinen duruma çok da şaşmamalı.
Peki, Kılıçdaroğlu’nun eylemsizlik hali siyasi geleceğini kurtarıyor mu? Bana göre hayır, çünkü herkes, bir bakıma son derece iki yüzlülükle, Kılıçdaroğlu’nun susarak kendi kişisel tarihini ve kimliğini reddettiğini görüyor. Bu reddin dışa vurduğu zayıflık ve o zayıflık karşısında Erdoğan’ın palazlanması Kılıçdaroğlu’nun siyasi geleceğini bitiriyor. Madem ki Kılıçdaroğlu’nun liderlik geleceği her halükarda sona eriyor, o zaman ne yapmalı?
Bu noktada öznelliğe geri dönüyoruz. Sonuçta nesnel şartlar Kılıçdaroğlu’nun siyasi hesapları açısından önemliydi. Siyasi hesabın kalmadığı noktada örgütün de tabanın da önemi yok. Belki de Kılıçdaroğlu kendini hakikat ve gelecek adına feda etmeli. Yolun sonu her halükarda siyasi ölümse, siyasi hara-kiriyi tercih etmeli. Dersim vesilesiyle Cumhuriyet modernizasyon projesinin otoriterliğiyle derli toplu, samimi, kamusal bir hesaplaşmaya girmeli. CHP açısından skandal olacak bu radikal eylemin yaratacağı kargaşada, kim bilir belki eleştiri muhatabını bulur ve yeni söz, yeni bir dinamik için yer açılır.
Yorumu bir önceki yazına girmişim yanlışlıkla....
YanıtlaSilCHP değişebilir mi ? Asıl sorunsallaştırılması gereken bu... Yıllar geçiyor ve sol politik platformda boşluk ve / veya dağınıklık giderek büyüyor...İdeoloji ve ona bağlı Strajejik yapılanmayı unutmuş sadece günlük taktik mücadele veren hareketlerden politika üretmelerini ummak, genç fikirlerin önünü açmasını beklemek boşa zaman harcamak...CHP bugünkü yapısıyla geçmişle hesaplaşmaya zorlandıkca iflas edecektir,kadrolar ve kemik taban bu yükü taşıyamamaktadır. 80 den bu yana başta SODEP tüm girişimleri Türkiye Cumhuriyetini ben kurdum , ben en çok Atatürk'çüyüm söylemleriyle maalesef baltalamıştır...Fırsatları ezmiştir...Son değişim rüzgarları da esinti olarak kalmıştır...Artık tavanda ve tabanda ki kemikleşmiş unsurların da CHP nin öz tarihindeki süreçlerle yüzleşerek, kendini yeniden tanımlayacağı bir radikal değişimi oluşturabilmesi mümkün değildir...Onların tasviye edileceği bir süreçte ise CHP ismine ne politik, ne stratejik bağlamda ihtiyaç yoktur...Maalesef logo ve marka değeri, hızla değişen Türkiye'nin demografik gerçekliğinde, üç beş iilin dışında sıfırlanmıştır...Siyasi iktidar hayaldir, boşluğu dolduracak bir oluşum şekilleninceye bir zamanların deyimiyle "abesle iştigal" etmeye devam edecektir...CHP ye olan saygı ve bağlılğımız giderek içindeki "dostlarımızla ve onların samimi bireysel mücadeleleriyle" sınırlı kalmaktadır...