Hrant Dink katledileli 5 yıl oldu...5 yıl önce buz gibi bir Chicago sabahında, internetten almıştım haberini. Tek başınaydım, öfkemi ve üzüntümü nasıl ifade edeceğimi bilememiştim. Gerçek anlamda tanık olduğum ilk aydın cinayetiydi. Uğur Mumcu ile Ahmet Taner Kışlalı'yı da hatırlıyordum ama bilincimde iz bırakacak, ruhumda isyan birikterecek kadar idrak edememiştim. Hrant öldüğünde ise 22 yaşındaydım. Gözlerimizin içine baka baka öldürmüşlerdi. Fikirlerini söyleyen, kimliğinin ve bu toprakların geçmişiyle hesaplaşmasının, bu halkın kendisiyle hesaplaşmasının mücadelesini açıkça verdiği, samimi ve hakiki söylemiyle insanlara ulaşabildiği için öldürmüşlerdi onu.
Cenazesinde onu tanıyan tanımayan 100 bin insanın yürümesi umut vermişti. Bu sefer dava farklı olabilir, adalet yerini bulabilirdi. İstanbul'da olduğum vakitlerde benim de katıldığım her dava öncesindeki yürüyüşlerle, konuşmalarla, sloganlarla davanın seyrini etkileyebileceğimizi, daha önceki yüzlercesinin askine bu sefer katillerden, onları kollayan şebekelerden, en büyük şebeke olan devletten hesap sorabileceğimizi düşünmüştük. Biliyorduk, mahkeme salonlarının hakimin vicdanıyla baş başa kaldığı yer değil, iktidar mücadelesinin alanı olduğunu. Beklentimiz hakimin vicdanlı çıkması değil kamuoyunun baskısı altında adil olmaya mecbur kalmasıydı. Fakat bitmek bilmeyen duruşmaların seyrinden nasıl biteceğinin de farkındaydık, yürüyüşlerde moralleri yüksek tutmaya çalışsak da, her basın açıklamasına artarak sinen yılgınlığı hissediyorduk. Nitekim 5 yılın sonunda, evinde poşu var diye örgüt suçundan tutuklanılan bir ülkede Hrant Dink'in katilleri örgüt suçundan beraat etti, sadece örgüt suçuyla suçlananlar serbest bırakıldı. Yılgınlık, umutsuzluk, sinizm bir kez daha kapıdaydı. 19 Ocak günü on binler bir keza yürümüş olsa da, bu davanın peşini bırakmayacağını haykırsa da, müktedirler zamanın kendi lehlerine işlediğinin bilincinde.
Bunun bilinciyle, Başbakan Erdoğan katilin en yüksek ceza olan müebbet hapis cezasını aldığını, ama yine de temyiz sürecine güvenilmesi gerektiğini pişkince söylebiliyor, son 5 yıldır bu davanın olumlu yönde seyri için kılını kıpırdatmamışken. Bu kadar pişkince konuşabiliyor çünkü 5 yıl sonra toplumsal hafızada bugünlerin izinin kalmayacağını düşünüyor. Maraş'ın, Sivas'ın, Dersim'in, 77 Mayıs'ının hesabından toplumun geneli için ne kalmıştı da, milliyetçi vasatımızda küfür niyetine kullanılan Ermeni'nin katlinden geriye bir şey kalsın. Önemli olan bugün fazlaca görünür olan adaletsizliği ve onun getirdiği öfkeyi yatıştırmak, vicdan sahibi seçmen kitlesinin bir an için bu hükümetin adilliğinden şüpheye düşmesini engellemek.
Fakat bu dava bitmedi. Henüz unutulmadı. Ve unutulması kader değil. Bu adaletsizlik bu topraklara da yazılı değil. Değil ama son 5 yıldan bizim de des çıkartmamız lazım. Bu derslerin en önde geleni mevcut hükümetin adaletin yerini bulması için kendiliğinden bir çaba da bulunmayacağı gerçeğidir. Bu cinayet bu hükümete rağmen olmamıştır. Hükümet cinayetin arkasındaki şebekenin ve ilişkiler ağının çıkarılması için herhangi bir adım atmamıştır. Kendisine bağlı bürokrasiyi çalıştırmamış, Hrant'ı iki MİT görevlisiyle tehdit eden İstanbul valisini milletvekili yaparak koruması altına almış, İstanbul emniyet müdürü Cerrah'ı terfi ettirmiştir. Bu davada kilit isimlerden biri olduğu düşünülen dönemin Trabzon Eminyet Müdürü Ramazan Akyürek, istihbarat daire başkanlığına terfi etmiştir. 2009'da başka daireye kaydırılsa da kendisiyle ilgili soruşturma açılmasına izin verilmemiştir. Akyürek'in Ergenekon davasındaki önemli rolü gözönünde bulundurulduğunda hükümetin hangi tür ilişki ağları içersinde bu davaya dair tutumunu belirlediğini anlayabiliriz.
Bunlar epeydir yazılıyor çiziliyor, bunları yazan iki gazeteci, Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklu yargılanıyor. Fakat buna rağmen, maalesef liberal cenahtaki yazarlar hala daha adını koyamıyor. Durumu açıklamak için kullanılan AKP'nin devletle ittifak yaptığı, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmak için halkına sırtını döndüğü', hatta hatta Mahcupyan'ın durumunda AKP'nin toy olduğu için etrafındakiler tarafından kandırıldığı gibi çocukça, siyasi analizden bir nebze nasibini almamış açıklamalara pabuç bırakmamak gerekiyor. Maalesef Dink'in avukatı Fethiye Çetin bile hala daha AKP'nin devletle ittifak yaptığını söylüyor. Bu analizlerin temelinde AKP'nin özünde halkın partisi olduğu, son günlede yaşadığı yabancılaşmayı atlatıp, tekrardan gerçek kimliğine dönebileceği beklentisi var. Liberal aydın'ın rolü AKP'ye doğru yolu göstermek. Başbakan Erdoğan tam da bu nabıza şerbeti veriyor 'bu dava ankara'nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak' derken. O Ankara, hala daha onun Ankara'sı değilmiş gibi.
Bu dava ve diğer davlardaki tüm adaletsizlikler AKP'nin devlet denen o mistik varlıkla ittifakının değil bizzat hegemonik bir siyasi hareket olarak AKP'nin ve onun uzantılarının devlet olma sürecinin parçalarıdır. Teorik çerçevesi devlet-toplum ayrımına dayanan liberal analiz bu noktada bocalıyor. Bu bocalama akademik bir bocalama değil zira, son derece önemli ideolojik etkileri olan bir bocalama. 10 yıldır devletin başında olan AKP, orduyla başarılı hesaplaşmasından sonra bile bu analizler sayesinde devlet tarafından işlenen suçlardan muaf olabiliyor.
Dink davası bitmedi. On binlerin yürümesi bu davanın temyiz sürecinde devam edeceğinin kanıtı. Fakat eğer bu dava ve diğer davalar güç mücadelesinin alanıysa, yapılması gereken AKP'nin demokratik vicdanına seslenen yazılar yazmak, onu dolaylı ifadelerle eleştirmek değil doğrudan, amasız, devletin bugün yaptığı her şeyden onun sorumlu olduğunu ifşa ederek, AKP'nin neden bu davanın istenilen doğrultuda sonuçlanması için bir şey yapmadığının öncelikle hem maddi (hangi çıkar ilişkileri çerçevesinde gerekli adımlar atılmıyor) hem ideolojik (Bir Ermeni'nin katli AKP'nin parçası olduğu zihniyet dünyasında ne ifade ediyor) analizlerinin yapılmasıdır. AKP'nin Dink davasındaki bugüne kadar sürdürdüğü devlet görevlilerini koruma ve kollama duruşunun siyasi götürüsünü arttırmak gerekiyor.
Siyasi iktidarların demokratik özü olmaz, iktidarlar demokratik pratiklerde bulunmaya zorlanırlar. Dink davası bugün bu yüzden iki öneme birden sahip. Hrant Dink'in katlinin hesabını sorma sürecinde bir yandan toplumun iliklerine işlemiş Ermeni düşmanlığıyla hesaplaşılır, yüzleşilirken diğer yandan da toplumsal mücadele yoluyla adaleti hayata geçirmeye çalışıyoruz. O adaletin, iktidarlar, kurumsal düzenlemlerle değil ancak bizim biifiil kollektif mücadelmizle geleceğinin bilincinde olarak.
Cenazesinde onu tanıyan tanımayan 100 bin insanın yürümesi umut vermişti. Bu sefer dava farklı olabilir, adalet yerini bulabilirdi. İstanbul'da olduğum vakitlerde benim de katıldığım her dava öncesindeki yürüyüşlerle, konuşmalarla, sloganlarla davanın seyrini etkileyebileceğimizi, daha önceki yüzlercesinin askine bu sefer katillerden, onları kollayan şebekelerden, en büyük şebeke olan devletten hesap sorabileceğimizi düşünmüştük. Biliyorduk, mahkeme salonlarının hakimin vicdanıyla baş başa kaldığı yer değil, iktidar mücadelesinin alanı olduğunu. Beklentimiz hakimin vicdanlı çıkması değil kamuoyunun baskısı altında adil olmaya mecbur kalmasıydı. Fakat bitmek bilmeyen duruşmaların seyrinden nasıl biteceğinin de farkındaydık, yürüyüşlerde moralleri yüksek tutmaya çalışsak da, her basın açıklamasına artarak sinen yılgınlığı hissediyorduk. Nitekim 5 yılın sonunda, evinde poşu var diye örgüt suçundan tutuklanılan bir ülkede Hrant Dink'in katilleri örgüt suçundan beraat etti, sadece örgüt suçuyla suçlananlar serbest bırakıldı. Yılgınlık, umutsuzluk, sinizm bir kez daha kapıdaydı. 19 Ocak günü on binler bir keza yürümüş olsa da, bu davanın peşini bırakmayacağını haykırsa da, müktedirler zamanın kendi lehlerine işlediğinin bilincinde.
Bunun bilinciyle, Başbakan Erdoğan katilin en yüksek ceza olan müebbet hapis cezasını aldığını, ama yine de temyiz sürecine güvenilmesi gerektiğini pişkince söylebiliyor, son 5 yıldır bu davanın olumlu yönde seyri için kılını kıpırdatmamışken. Bu kadar pişkince konuşabiliyor çünkü 5 yıl sonra toplumsal hafızada bugünlerin izinin kalmayacağını düşünüyor. Maraş'ın, Sivas'ın, Dersim'in, 77 Mayıs'ının hesabından toplumun geneli için ne kalmıştı da, milliyetçi vasatımızda küfür niyetine kullanılan Ermeni'nin katlinden geriye bir şey kalsın. Önemli olan bugün fazlaca görünür olan adaletsizliği ve onun getirdiği öfkeyi yatıştırmak, vicdan sahibi seçmen kitlesinin bir an için bu hükümetin adilliğinden şüpheye düşmesini engellemek.
Fakat bu dava bitmedi. Henüz unutulmadı. Ve unutulması kader değil. Bu adaletsizlik bu topraklara da yazılı değil. Değil ama son 5 yıldan bizim de des çıkartmamız lazım. Bu derslerin en önde geleni mevcut hükümetin adaletin yerini bulması için kendiliğinden bir çaba da bulunmayacağı gerçeğidir. Bu cinayet bu hükümete rağmen olmamıştır. Hükümet cinayetin arkasındaki şebekenin ve ilişkiler ağının çıkarılması için herhangi bir adım atmamıştır. Kendisine bağlı bürokrasiyi çalıştırmamış, Hrant'ı iki MİT görevlisiyle tehdit eden İstanbul valisini milletvekili yaparak koruması altına almış, İstanbul emniyet müdürü Cerrah'ı terfi ettirmiştir. Bu davada kilit isimlerden biri olduğu düşünülen dönemin Trabzon Eminyet Müdürü Ramazan Akyürek, istihbarat daire başkanlığına terfi etmiştir. 2009'da başka daireye kaydırılsa da kendisiyle ilgili soruşturma açılmasına izin verilmemiştir. Akyürek'in Ergenekon davasındaki önemli rolü gözönünde bulundurulduğunda hükümetin hangi tür ilişki ağları içersinde bu davaya dair tutumunu belirlediğini anlayabiliriz.
Bunlar epeydir yazılıyor çiziliyor, bunları yazan iki gazeteci, Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklu yargılanıyor. Fakat buna rağmen, maalesef liberal cenahtaki yazarlar hala daha adını koyamıyor. Durumu açıklamak için kullanılan AKP'nin devletle ittifak yaptığı, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmak için halkına sırtını döndüğü', hatta hatta Mahcupyan'ın durumunda AKP'nin toy olduğu için etrafındakiler tarafından kandırıldığı gibi çocukça, siyasi analizden bir nebze nasibini almamış açıklamalara pabuç bırakmamak gerekiyor. Maalesef Dink'in avukatı Fethiye Çetin bile hala daha AKP'nin devletle ittifak yaptığını söylüyor. Bu analizlerin temelinde AKP'nin özünde halkın partisi olduğu, son günlede yaşadığı yabancılaşmayı atlatıp, tekrardan gerçek kimliğine dönebileceği beklentisi var. Liberal aydın'ın rolü AKP'ye doğru yolu göstermek. Başbakan Erdoğan tam da bu nabıza şerbeti veriyor 'bu dava ankara'nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak' derken. O Ankara, hala daha onun Ankara'sı değilmiş gibi.
Bu dava ve diğer davlardaki tüm adaletsizlikler AKP'nin devlet denen o mistik varlıkla ittifakının değil bizzat hegemonik bir siyasi hareket olarak AKP'nin ve onun uzantılarının devlet olma sürecinin parçalarıdır. Teorik çerçevesi devlet-toplum ayrımına dayanan liberal analiz bu noktada bocalıyor. Bu bocalama akademik bir bocalama değil zira, son derece önemli ideolojik etkileri olan bir bocalama. 10 yıldır devletin başında olan AKP, orduyla başarılı hesaplaşmasından sonra bile bu analizler sayesinde devlet tarafından işlenen suçlardan muaf olabiliyor.
Dink davası bitmedi. On binlerin yürümesi bu davanın temyiz sürecinde devam edeceğinin kanıtı. Fakat eğer bu dava ve diğer davalar güç mücadelesinin alanıysa, yapılması gereken AKP'nin demokratik vicdanına seslenen yazılar yazmak, onu dolaylı ifadelerle eleştirmek değil doğrudan, amasız, devletin bugün yaptığı her şeyden onun sorumlu olduğunu ifşa ederek, AKP'nin neden bu davanın istenilen doğrultuda sonuçlanması için bir şey yapmadığının öncelikle hem maddi (hangi çıkar ilişkileri çerçevesinde gerekli adımlar atılmıyor) hem ideolojik (Bir Ermeni'nin katli AKP'nin parçası olduğu zihniyet dünyasında ne ifade ediyor) analizlerinin yapılmasıdır. AKP'nin Dink davasındaki bugüne kadar sürdürdüğü devlet görevlilerini koruma ve kollama duruşunun siyasi götürüsünü arttırmak gerekiyor.
Siyasi iktidarların demokratik özü olmaz, iktidarlar demokratik pratiklerde bulunmaya zorlanırlar. Dink davası bugün bu yüzden iki öneme birden sahip. Hrant Dink'in katlinin hesabını sorma sürecinde bir yandan toplumun iliklerine işlemiş Ermeni düşmanlığıyla hesaplaşılır, yüzleşilirken diğer yandan da toplumsal mücadele yoluyla adaleti hayata geçirmeye çalışıyoruz. O adaletin, iktidarlar, kurumsal düzenlemlerle değil ancak bizim biifiil kollektif mücadelmizle geleceğinin bilincinde olarak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder